Birbirimize insanca saygı göstermeyi öğreneceğiz!

İstanbul Edebiyat Evi’nde 2019 sonbahar sezonunda “Kültür Konuşmaları” başlığı altındaki ilk buluşmamızda Murat Belge ile Türkiye’de güncel kültür tartışmalarını mercek altına aldık. 2 Mayıs 2019’da K24’te yayınlanan “Türkiye’nin Kültür Savaşı” makalesinden yola çıkarak Belge’den kültür, medeniyet, Batılılaşma, popülizm gibi pek çok kavramı kapsayan, tanımlayan ve inceleyen bir konuşma dinledik. Belge bir yandan kültür çatışmalarının temelinde yatan sebeplere ışık tutarken, bir diğer taraftan günümüzdeki çatışma ve kutuplaşmaya dair çeşitli tespitler paylaştı, çözüm yolları tartışmaya sundu. 

Belge’nin “kültür savaşı” terimini hem kavramsal olarak ve uluslararası kullanımı açısından hem de Türkiye’ye özgü tarihsel ve güncel bağlamında değerlendiren konuşmasına tam metin olarak yer veriyoruz:

 

“Bu kültür kavramı oldukça girift bir kavram. Kültür savaşı diye bir laf var ortalıkta uçuşan. ‘Kültürün de savaşı olur mu’ diye insan önce bir düşünüyor. Kültür kavramıyla savaş gibi bir şey birbirinin karşıtı değil mi diye. Ama oluyor. Almanya’da bunun ilk olarak örneğini gördük. Belli ki birtakım hassas yerlere yakın bir kavram, bu kültür. Öyle olunca da savaşı oluyor. Anlaşılır bir şey. Birkaç şey söylemek istiyorum, genel olarak kültür üzerine. Oradan şimdi içinde olduğumuz durum ve temel özelliklerine gelmek üzere. 

“Bir kere önce şunu vurgulamak istiyorum. Bir yanda sanki bir maddi dünya var. Birçok insanın hayata bakışına göre kültür de elle tutulmaz, oldukça da narin, ince bir şey. Olan maddi bir gerçekliğin yansıması gibi algılanabilir. Ben, buna göre kültürün daha maddi bir şey olduğu kanısındayım. Üretilen bir şey olduğu kanısındayım ancak maddi deyince taş, toprak, tahta gibi klasik fizik anlamında kafana kültürle vurursam, kafan yarılır diye düşünmüyorum. Mesela lazer ışını gibi tutup da elimize alamadığımız ama sonuçta maddi olan ve maddi sonuçlar yaratan bir düşünce. Ortalığı birbirine katabilir. Bu anlamda maddi bir şey olduğunu düşünüyorum. Ve bu konuşmayı da o çerçevede düşünüyorum. 

“Medeniyet ve kültür oldukça yakın kavramlar. Mesela ben üniversitede ‘Batı Medeniyeti Tarihi’ diye bir ders veriyorum. Bunu ‘Batı Kültürü’nün Tarihi’ diye verseydim, diyelim, aynı anlama geliyor gibi kabul edilebilirdi. Ama daha yakından bakmaya başladığınızda medeniyet ve kültürü ‘şu bakımlardan bu o’ diye ayırabiliyorsunuz. İyice birbirinden ayrıştığını düşünebilirsiniz. Medeniyet ve kültür deyince gerçeklik düzeylerinden ayırmış oluyoruz. Bunun gibi bir de aynı toplum içinde diyelim. Modern olmayan toplumlarda da bu ayrım vardır. Yüksek kültür, alçak kültür diye ayırabileceğimiz bir şey var. Bu daha çok kültür antropolojisinin terimi diyebiliriz. Adam haftada bir operaya gitmeden edemez, sekiz dil bilir, çok kültürlüdür. Orada kültürün K’sı büyük harf. Hepimizin özendiği yüksek şeye işaret ediyor. Fakat kültür bu değil. 

“Medeniyet ve kültür demiştim demin. Medeniyet içinde olmayan çeşitli toplumlar olabilir. Medeniyet dediğimiz gelişkinlik düzeyine erişmemiş ama kültürü olmayan bir toplum olmaz. Kültür, sonuç olarak bir hayat tarzıdır. Kendine göre bir değerler sistemidir. Sistematik olmayan bir değerler sistemidir. Çünkü kendi içerisinde bir sürü çelişkiler taşır. O bakımdan da kolay kolay sistematik olamaz. Bilim mesela her zaman sistematik olmaya gayret eder, elinden geldiği kadar. Zaman zaman da başarır diyelim. Ama kültürün böyle bir gayesi yoktur. 

“Yine antropolojik bir nokta: Kültür, medeniyet öncesi toplumların manevî dünyalarını anlatan bir terim olarak yine kullanılıyor. Polinezya medeniyeti diyecek olsak biraz irkiltici gelebilir. Ama Polinezya kültürleri dediğimizde, bazı adalarda her birinin yerine göre bir kültürü var. Kültür kendi içerisinde birçok ayrımları olan bir kavram. 

Medeniyete karşı ‘kültürü korumak’

“Bu girizgâhı bitirmek üzere tekrar medeniyet-kültür konusuna geleceğim. Alman tarihçi Theodor Mommsen, 19. yüzyılın önemli bir tarihçisidir. Onun bir cümlesi var: “Medeniyetimizin, kültürümüzü boğmasına izin vermemeliyiz” diyor. Şimdi buradan bire medeniyetle kültür, biri öbürünü boğabilen bir hasım haline geliyor ki – ben Mommsen’i okumadım, Almanca da bilmem, Fransız Fernand Braudel’in kitabında okudum – Braudel’e göre bu bir anglosakson için, bir Fransız için şaşırtıcı bir cümle. “Niye benim medeniyetim kültürümü boğacak, bunlar aynı şey değil mi” diye bakarlar diyor. Ama Mommsen da Alman. Biz Türkiye’de epey alışığızdır. Batı deriz, Amerika’dan Viyana’ya kadar, hatta bazen yakınlara kadar gelebilir. Hepsi Batı, aynı. Halbuki hiç aynı değildir, Mommsen’ın bu lafının da gösterdiği gibi. Bence sanayi devrimini, kömür ve demirin bol çıktığı İngiltere, Kuzey Fransa, Belçika yaptığı için. Bu sırada Almanya’da hâlâ bir kıpırtı, millî birlik olmadığı için medeniyet dendiğinde Mommsen için oralardan gelen trenden – medeniyetin her zaman daha maddi bir yanı var – kullandığımız alet, edevat, teknoloji bunların hepsi medeniyet kavramının içine sığıyor. Bu teknolojik yenilikler, imkânlar, vesaire Almanların, kardeşlik duyguları, vatan sevgileri, ‘kültür’den anladığı neyse boğmamalı diyor Mommsen. 

“Şimdi Türkiye’de, Rusya’da bu Batılılaşma gereğini duyanlar ‘ama nasıl Batılılaşacağız, Batılaşırken kendimize ihanet mi edeceğiz?’ Mommsen’ın dediği gibi ‘medeniyet gelecek kültürü boğacak mı?’ [diye sormuştur]. Daha uzaklarda İran’daki, Çin’deki, Japonya’dakiler [de]. Nitekim Japonya bizim için [bir örnek] olmuştur. Yıllarca Türkiye’de ‘Japonlar gibi yapmak lâzım bu işi’ diye konuşulmuştur. Niye çünkü, kimonosunu giyiyor ama demiryolu yapıyor, uçak da yapıyor. Batı medeniyetini alıp, Japon kültürünü koruyor. Bu da Türkiye’de, becerilme derecesi tartışılır ama en azından düşünülmüş bir şey. Ziya Gökalp’ın Hars ve Medeniyet kitabı, “kültür ve medeniyet” tam da bunu anlatıyor. Sadece Türkiye’nin de değil, Batılılaşma denen meretle karşılaşmak durumunda kalan bütün dünya - ki bu ister istemez bütün dünya – böyle bir sıkıntı, böyle bir sorun duymuş. Duyulmayacak gibi değil çünkü bir hayat yaşıyorsun. Birdenbire diyorlar ki sana bu ‘senin yaşadığın hayat yanlış, böyle yaşayacaksın bundan sonra.’ Bu zor ve son derece tatsız. 

“Buna erken maruz kalan insanlar dünyada, ‘Batı’ dediğimiz o coğrafi bölgeye yakın yaşayan insanlar. Dolayısıyla Osmanlı, Rusya. Aynı zamanda olmasına rağmen arada bir önemli fark var: 1700’leri, her ikisinin de batılılaşma başlangıcı olarak alırsak – Petro’nun çar olduğu, burada ise Lâle Devri ile ilk Batılılaşma, hareket de demeyeyim yukarıdan aşağıya girişimlerin olduğu bir zaman – Osmanlı bulunduğu yerde kalabilmek için Batılılaşmak gereğini duyuyor. Yani tutunup bir yerde durmak. Onun için de ‘Batılı dediğimiz adamların alet edevatını, düşünce tarzını almamız lâzım’ [diyor]. Rusya ise ileriye gitmek için bu gereği duyuyor. Yani orada bir iyimserlik hâkim diyebiliriz, bizde ise bir yenilgi korkusu, daha défaitiste [bozguncu] bir ruh hâli hâkim. 

“Sonuç olarak, başka yerlerde de gördüğünüz gibi o zaman Hars ve Medeniyet [kitabında ele alınıyor]. Kültürün karşılığı da yok Osmanlıcada. ‘Hars’ kavramını Gökalp icat ediyor. ‘Kavram’ kavramını da Gökalp icat etmek zorunda kaldı, irfan’dan mefhum diye bir kelime [icat etti]. Arapça kelimeler buluyordu Ziya Gökalp, mefkûre gibi, Arapça’da yoktu bunlar. Gene o batılılaşma dediğimiz olayın sonuçları. Yeni bir kavramsal dünya gerekiyor. İnsanların kafasında yok. Bir yolunu bulup, icat edeceksin. Kelimeleri bulmaya başlamaktan, aletleri kullanmaya, adetleri yerine getirmeye uzanan, ucu bucağı olmayan bir şey. Nitekim, şimdi bütün dünyada bu Batılılaşma lafı da itibardan düştü. ‘Modernleşme’ diyoruz. ‘Batılılaşma’ deyince belli bir yer gösteriyoruz haritada. ‘Modernleşme’ deyince, o anlamda bir sahibi yok. Taklitçilik, maymunlu yapmıyoruz modernleşme yaptığımız zaman. 

Bitmeyen Batılılaşma süreci

“Şimdi dolayısıyla hars-medeniyet Lâle Devri’nden başlayan 19. yüzyılda çok daha belirginleşerek giden ve hâlâ içinde olduğumuz bir süreç. Bunun tuhaflığı – yani ‘Batılılaşmak’ ve ‘modernleşmenin’ o ‘laşmak’, ‘leşmek’ kısmı var ya – bu permanent, değişmez bir durum halinde. Bir türlü Batılı olmuyorsun, ha bire Batılılaşıyorsun. Sonu gelmeyen bıktırıcı bir şey. Biz de bunu yaşayan, erken başlayarak üstelik [bir toplum olarak] – Moğolistan’da böyle bir olay olduğundan haberdar olmadan çok önce biz bu işin içine girmişiz – [Batılılaşma] burada hâlâ var olan, bugün de genel hayatımızı birçok yönden etkileyen bir süreç. 

“Şimdi bugünlerde, tekrardan bir tür savaş kavramının da eklenmesiyle yeni bir anlam kazanması AKP iktidarı ve orada Erdoğan’ın aldığı tavırla oldu. Ama Erdoğan alacağı tavrı önce İstanbul İl Başkanı [Aziz] Babuşçu’ya söyletti. Ne söylediği ezberimde yok ama mealen ‘Şimdiye kadar soldaki adamlarla beraber bir şeyler düşünüyormuş gibi yapıyorduk. Bu artık bitiyor, bizim sizden öğrenecek bir şeyimiz yok. Onun için biz yolumuzu burada ayırıyoruz’ dedi. Ondan sonra da bunun arkası genel bir batı karşıtlığı vs. olarak geldi, halen de devam ediyor. 

“Aslında bu modern dünyada ya da son devirde diyelim, Huntington’ın Sovyet Komünizminin çöküşünden sonra çıkıp ‘medeniyetler çatışması’ demesiyle birlikte hakikaten bir sürü [tartışmalar] başladı. Burada ben ilk Humeyni’yi ve Salman [Rushdie] ile ilgili verdiği meşhur fetvayı düşünüyorum. Ve şöyle değerlendiriyorum bu olayı: Rushdie bunu yazdığı zaman Pakistan’da nefret konusu oldu, amma velakin her yerden önce İngiltere’de yaşayan özellikle Pakistanlı azınlık toplulukları arasında hadise oldu. Müslümanların son dönemlerde modernizmle karşılaşma [hâlleri] içerisinde en çok duygularının titreşim geçirdiği alanlardan biri kadınların denetimi. Bu modern dünyada ‘kadınları nasıl zapturapt altında tutarız’ diye bir sorun var. Şeytan ayetleri diye de bir şey çıkınca karşılarına ‘Kuran’da bile şeytan ayeti mi var’, ‘Kuran’da böyle yazıyor,’ Şeytan’ın ayeti olmasın’ deniyordu. Ancak bunun gerisinde yatan şöyle bir sorun var: Britanya demokratları, Huntington’ın çatışma falan gibi tezlerine karşı çıkanlar, ya bu ‘tolerans’ yani ‘Bir adam şunu yapıyor, ben de onu boş vereceğim ve görmüyor gibi yapacağım’ demeyi yeterli bulmayanlar arasında ‘Bu insanların değerlerinden belki de benim de alacaklarım var, halbuki ben tanıyorum, gidip konuşmuyorum’ diyen bir dalga çıkmaya başlamıştı. Sadece Britanya’da değil, çeşitli göçü alan ve kendilerinden farklı insanlarla tanışan Batı demokratları, solcuları [arasında] diyeyim. Humeyni buraya ateş etti. Bu yan yana gelen, konuşan, bir nevi bir alışveriş yapan insanları ayırdı. Çünkü ‘Salman Rushdie roman yazmıştır, orada küfretmiştir dolayısıyla öldürülmelidir’ diye bir önerme ile ortaya çıktığında Batı dünyasından herhangi bir demokrat gelip, ‘bu da bir değer, tartışalım’ diyemez. Diyalog, konuşma imkânları burada biter. 

“Ondan sonra New York’taki ticaret merkeziydi, büyük çaplı eylemler de sürekli olarak – ‘Doğu ve Batı’ mı diyeceğiz, yoksa ‘Müslümanlarla Batılılar’ mı diyeceğiz – ne diyeceksek, bu insanların gelip, birbirleriyle bir alışverişte bulunabilecekleri forumları uçurmak gibi bir [tavır] başladı. Bunu şimdi Türkiye’de de gördüğüm kadarıyla var olan rejim, yapmakta. Benimsemiş durumda. Ve ‘Batı ve biz’ [dendiğinde] en azından ilk örneklerini Lale Devri’nde vermiş, 1826’dan, yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından oradan beri gelen [bir süreç]. ‘Yüz numara’ dediğimiz yer. İnsan hayatının oldukça özel kalması gereken geçtiği mekânın alaturkası var, alafrangası var. Her şeyi yapmanın bir alaturka usûlü ve alafranga usûlü var. Gayet kökleşmiş, insanların kromozomlarına bir şekilde işlemiş. Hangi taraftan neyin alâsı olursan ol. Dolayısıyla bugün tekrar gündeme getirdiğinde sorunu, toplumdan alacağı bir cevap, destek var.

Kültür ve sınıf ayrımı

“Şimdi burada bir başka meseleyle karşılaşıyoruz: Türkiye’de sınıflaşmanın da kendine özgü bir tarihi ve biçimi var. Sınıflaşmayı, özellikle de sol, Marksist kitaplarda okuduğumuz zaman örnekler Batı’dan gelir. Feodal, Orta Çağ’da aristokrasi vardı, burjuvazi çıktı. O zaman burjuva mülkiyeti önem kazandı. Burjuva sınıfının yaptığı üretim proleter sınıfını çıkardı gibi genel, Batı toplumlarına tarihi gelişmelerine uyan bir açıklama şeması vardır. Türkiye’de tam böyle bir durum yoktur. Mesela Londra gibi, Paris gibi bir kenti düşünün. Bunlar 19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte bugünkü şekillerini almışlardır ve sınıfsaldır – Bastille’de şunlar oturur, République’de bunlar oturur, Pantin’de de proleterler oturur. Yani şehir olan mekânın paylaşımı sınıfa göre olur. Gerçekten Batı’da sınıf, hayatın bütününü düzenleyen belirleyici bir fenomendir. 

Türk mahallesini düşünün, İstanbul’daki mahalleyi, mutlaka bir paşa vardır. Muhtemelen birkaç tane de vardır. Onun konağı vardır, bahçe içinde. Fakirler vardır. Ama bir de en şişkin orta tabaka vardır. Şimdi paşa çocuklarını sünnet ettirecek. Bahçesi de var. Bütün mahalle davetli. Karagözcü gelir, orta oyunu gelir, aynı esprilere gülünür, aynı değerler paylaşılır. Mekân bizim buralarda etnik kimliğe göre paylaşılır: Yahudilerin oturduğu yer, Rumların oturduğu yer diye. Hatta Türk Müslümanların oturduğu yerde Aksaray, Çarşamba gibi isimleri hâlâ görüyoruz. Aksaray’da beyaz bir saray falan yok, Aksaray’dan gelenler oturmuşlar. Klasik Osmanlı, devlet-reâyâ olarak kabaca bütün toplumu nerede olduğunu bildirecek, duyuracak bir şekilde bölmüş, ayırmış. Batı’daki gibi feodalite olmadığı için bizim geçmişimizde, kast halinde ayrışmamış toplum. Sosyal mobilizasyon dediğimiz şey vardır. Merdivenden sürekli inenler vardır, çıkanlar vardır. Ama sonuç olarak elite girmek eğitim işidir. Eğitim dediğimiz zaman da kültür demiş oluyoruz ister istemez. Divan edebiyatına, halk edebiyatına diye geçmişimizde bir sürü kuruma baktığımızda hep bu temel ayrımı görürüz. Şehirlerdeki elitlerin, dar elit grubu kültürü ve geri kalanlar. 

“Bunun dışında tabii bir de etnik ayrımlar var ki bunlar özellikle 19. yüzyıla geldiğimizde, milliyetçilik anlamlı, önemli bir ideoloji haline geldiğinde o zaman bu insan kümelerini birbirinden ayırıyor. Etnisite ve dini daha önce olmadığı kadar ayırıyor. Onun için de bu milliyetçiliği yakınlarda çok ilginç bir şekilde inceleyen Benedict Anderson modern ulus-devletlerini oluşumu anlatırken ‘Print Revolution’ yani ‘Matbaa Devrimi’ dediği olay var. Matbaa icat olmuş, yayınlar çıkmış. Fransa’da herkes Fransızca biliyor, Fransızca okuyor. Almanya dediğimiz yerde, daha Almanya dediğimiz ülke yokken bir ortak Alman kültürü var ortak Alman dili çevresinde örgütlenen. Bizde bu olamıyor çünkü Rum, Yahudi, Ermeni, Sırp, Bulgar… Onların bir ortak dili yok. Dolayısıyla bütün bu cemaatler kendi içlerinde kendi sorunlarını yaşıyorlar. 

“Diyeceğim, Türkiye’de sınıf ayrımını yapan eğitimdir. Çünkü elit olmak için, Enderun vesairede belli bir eğitim alarak gelirsin. Bunlar asker sınıfını oluştururlar. Osmanlı’daki kullanımıyla asker, bugünkü gibi sadece ‘militer’ demek değildir. Bütün devlet kadroları askerdir. Urfa valisidir, asker sınıfındandır. Üniforma giymesi gerekmez. Peki, asker olmayana ne derler? ‘Başı bozuk’ derler. ‘Sivil’in [kökünden], Batı dillerinde civilisation diye medeniyeti çıkarmışlar. Bizde Enderun’dan gelmeden general, vali olan adama ‘başı bozuk paşası’ gibi bir [sıfat] kullanılır. Farklı medeniyetler, farklı kültürler… Bunlar da birtakım değerlerin zuhur edişi. 

“Yakın zamanda Oğuz Aral’ı hatırlarım. Oğuz da meraklı, anketler yaptırır. Dar anlamda ‘Gırgır’ı kim okuyor, neyi beğeniyor’dan biraz daha [geniş] ‘Bu memleketin sosyal tabanı nedir?’ gibi [sorular sorar]. Bana şunu anlatmıştı: Ankette en zengin kesimle, en fakir kesim arabesk müziği sevmekte birleşiyorlar. Bunu İngiltere, Amerika’da insan kolay kolay göremez. Orada sınıfa göre sınıfın tükettiği kültür farklılaşır. Dediğim toplumsal mobilizasyon devam ettiği için, belirli bir kültürden biri diyelim ki, benzin istasyonu açtı. Üç gün sonra başka bir şey derken, [zengin sınıfa] girdi. Bugünlerde hele bir-iki inşaat koparırsa vaziyet tamam. O ve o imkânları sağlayamamış olan diyelim çocukluk arkadaşı arasında parasal olarak sınıfları ilk olarak bunun ayıracağını düşünürüz. Hem bu tür bir sınıflaşma olarak hem de kültürel bakımdan baktığın zaman, para ve statü hangi kültürün tüketicisi olduğunu fark ettirmiyor. 

“Şimdi Osmanlı’dan gelen böyle bir ayrım olunca, bu böyle bir toplumun siyasi yapısını da belirleyecek. Osmanlı’nın son demlerindeki Batılılaşma çabaları, Cumhuriyet’te devam etti. Hatta radikalize olarak devam etti. Ama sosyal yapı olarak baktığımızda uzun boylu bir fark olmadı. Dolayısıyla şimdi ‘Batılılaşacağız’ deniyor. Bunu kaç kişi anladı? Ya da ‘Batılılaşmaktan’ ne anladı? Bu ister istemez küçük bir tabaka. Açılan okullar vesaire falan da uzun bir zaman, Tanzimat döneminde mesela bir düalite var Osmanlı toplumunda. Şeriat mahkemesi vardır, [Nizâmiye] mahkemesi vardır. Derken 1860’larda Galatasaray açılmıştır, Mülkiye açılmıştır. Oralardan geçen insanlar da toplumun yönetici elitini, seçkinler sınıfını oluşturmuştur. Bu, tanımı gereği ve yapılaşması tarihi gereği, sayıca küçük, eğitimi görece yüksek, toplumun ne olduğu ve ne olması gerektiği konusunda kendilerine göre sağlam, kolay kolay değişmeyecek fikirleri olan bir küçük kast oluşturuyorlar. 

Bonapartizmden popülizme

“Bu nasıl bir siyasi rejim yaratır? Elit ve avam temel ayrımı devam ettiğine göre, birtakım içindeki öğeler değişerek, bunun çok demokratik rejim olmayacağı belli. Son zamanlarda hep bunu söylerim. Topluma bir talimat veriliyor diyelim. ‘Batılılaşacağız.’ Normal olarak beklersiniz ki madem böyle bir sürece giriyoruz, toplum bu sürecin öznesi olmalı. Öyle mi? Bakıyoruz, hayır. Toplum bu sürecin nesnesi. Devamlı ona ‘Batılı ol’ diyen, ikide bir de ‘olamadın hâlâ’ diyen, niye olamadığını anlatan bir elit var. Bu, tarihte Fransız Devrimi’nden beri ‘Jakoben’ diye bildiğimiz bir insan tipi ve otoriter bir rejim gerektiriyor. Otoriter rejim deyince ‘faşizm’ diye bir şey var. Bizim buradaki hikâye faşizm değil. Askerî diktatörlük desek, çünkü askerin önemli bir yeri var bu dediğim elitin içinde. Asker bu kafada olmasa, burada olamaz zaten. Ama bizim devamlı içinde yaşadığımız rejim bir askerî diktatörlük mü? Değil. Tabii 1960’tan başlayarak askeri darbeler gördük. Ama askerî darbeler geliyordu, radyodan bize ‘merak etmeyin bir-iki yıla gidiyoruz’ diyorlardı. ‘Fazla kalmayacağız korkmayın’ diyorlardı. Dolayısıyla ikili bir vaziyet ama askerî diktatörlüğe ulaşan bir şey değil. 

“O zaman bu otoriter burjuva yönetimleri, modern dünya arasında ‘Bonapartizm’ kalıyor. Sanırım Türkiye’nin yakın zamanlara kadar devam eden rejim biçimi ‘Bonapartism’ dediğimiz biçim. Bunu Fransa’dan Bonaparte’dan çıkmış bir şey ama meşhur I. Napolyon Bonaparte’dan değil, onun karikatürü olan yeğeni III. Napolyon’dan çıktı. 1848 ihtilali oldu, İkinci Cumhuriyet kuruldu. Cumhurbaşkanlığına bu adam seçildi, iki yıl sonra da kendini imparator ilan etti. Cumhurbaşkanının imparator olması çok sık rastlanan bir olay sayılmaz. Zaman zaman oluyor ama. İtalya’da ‘Sezarizm’ derler. Kim kendi tarihinde dediği dedik, her şeyin doğrusunu bilir adamı bellemişse. Birtakım yerlerde ‘Bismarckism’ derler. Bu da nedir? Bunu Marks çok güzel anlatır aslında, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i kitabında. Söylediğim 48 ihtilalinden sonra bir türlü nereye oturacağına karar veremeyen Fransa. Her sınıfın kendi talepleri var, istekleri var. Kimse kabul ettiremiyor öbürüne. Bu patırtıda Louis Bonaparte ‘ben sizin hepinizi temsil ederim’ mesajını inandırıcı bir şekilde zaten zorda olan topluma duyurabiliyor ve gelip bunların tepesine oturuyor. Bizde de bu darbeler özellikle gelir. Bakanlarımız olurdu bizim, hatırlarsanız. Darbe olunca, adamları bilirsin toplumda. Sadi Irmak bakan olabilir, başbakan olmasa da. Nihat Erim’ler, böyle bir kesim var ortada. Bonapartizm’de onlar uzmandırlar. Hazine var, Bonapartist bir sarnıç gibi bir şey var. Ondan sonra malum partilere kalıyor ve partiler işi bozuyorlar. On senede bir gelip tekrardan Bonopartist bir çözümle durumu düzeltmek gerekiyor. 

“Bu rejim temeldeki ikileşmeyi, dikotomiyi yansıtan siyasi yapı AKP ve Tayyip Erdoğan’la birlikte oldukça radikal bir şekilde değişti. Bu şimdi İslami ideolojiye en fazla yaslanan bir iktidar, herhalde buna kimse itiraz etmez. Ama aynı zamanda bütün söyleminde ve fiiliyatında, eyleminde popülist dediğimiz unsurlara bir hayli bol yer veren bir miktar karma bir ideoloji. ‘Pür popülist’ diyemem, ‘pür İslamist’ diyemem. Zaten ‘pür’ bir şey yok. Bütün bu ideolojiler sürekli bir dalgalanma, bir karışım, bir melezleşme halinde öğeler birbirine giriyor. Renkler değişiyor. Genel tonu diyelim daha yeşilken, daha mavi oluyor. Daha kırmızıyken daha kahverengi oluyor. Bu ucu bucağı olmayan bir süreç. 

“Popülizmde şöyle bir şey var. Bunu da en inandırıcı ve sağlam kanıtlarına dayanarak benim okuduklarım içinde Ernesto Laclau söyledi. Öleli birkaç yıl oluyor, Arjantinli olup da İngiltere’de Essex Üniversitesi’nde ders veriyordu. Toplumun gerçekten ihmale uğramış bir kesimine, ‘bu memleketin asıl sahipleri sizsiniz ama bakın size ne yaptılar, hiçbir imkân tanımadılar size, uşak gibi köle gibi kullanıyorlar oysa siz her şeye layıksınız’ diyen bir tarafı olması gerekiyor popülizmin. Bunu tabii AKP ve Erdoğan yaptı. Dolayısıyla arkasında bir kitle tabanı diyebileceğimiz bir şey var. 

“Mesela burjuvazi. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bir burjuva ekonomi yaratma çabaları arttı. Bu da bak nasıl olur? ‘Hadi kardeşim, getir şu sermayeni de burjuva yapalım’ demekle olmuyor. Tekelci devlet kapitalizmiyle yaptılar bunu. Uzatma pahasına bir örnek vereyim: Meşhur Ahmet Hamdi Başar hikayesidir bu. Liberal iktisadın Kemalist cumhuriyetteki baş temsilcisi. Liman şirketi diye bir şirket kurarlar. Yedi bin lira sermaye toplayabilirler, beş-on ortak. Yedi bin lira o zaman bile matah bir şey değil. Bununla da beş bin liraya bir deniz motoru alırlar. Zaten güçleri sermayelerinde değildir, tanıdıklarındadır. Giderler Ankara’ya. İstanbul limanını işletmek için önce Ankara’ya gideceksin. “Orada tanıdıkları ile görüşürler ve liman işletmeleri tekel hakkını alarak gelirler. Ondan sonra o motorlarına binerek – o zaman gayet anarşik bir durum var, gelen giden gemilere kömür veren, su veren şirketler, onların indirdiği malları depo sağlayan şirketler – giderler ve derler ki ‘kardeşim sen bu işi yapıyordun ama artık yapamayacaksın çünkü berat bizde.’ Adam iki gözü iki çeşme ‘beyim ne yapacağım ben, çoluk çocuk’ der. ‘Peki, devam et ama her yıl bütün hasılanın yüzde 15’ini biz alacağız’. ‘Peki ne yapalım’… Yedi sekiz yıl sonra yüzde 15’lerden sahici bir tekel haline gelinir. 

“Şu meşhur hikâye anlatılır. Ankara’da nalbur gibi bir dükkân. İki şık hanım gelir. Çarşamba akşamı balo var bilet alır mısınız, almak ister misiniz? Geleneksel bir adam tezgâhta. ‘Yok evladım, çok sağol, bize gitmez’ derken kapı açılır, genç bir adam fırlar ‘Tamam tamam alıyoruz, iki tane alıyoruz’ der. O adam Vehbi Koç’tur. Böyle hikâyelerle illüstrasyonu yapılabilecek bir kapitalist gelişme. 

“Ama kapitalizmi kuruyorsun bu tekelci adamlarla ama bir yandan da onların bayii teşkilâtları derken daha küçük boy iş adamı türüyor. Bunlar genellikle Anadolu’da, Kayseri’de, Denizli’de, Gaziantep’te ve tabii saymadığım öbür yerlerdeler. İnsanlar muhafazakâr. Baloya gitmiyorlar, Bali adasına gidip bikini giymiyorlar. Ama bir de böyle bir burjuvazi var. Burjuvaziden burjuvazi beğen dediğimizde AKP ideolojisi bu. Anadolu’nun MÜSİAD’da örgütlenen burjuvazisinden yana. Koç, Sabancı vesaire erken burjuvazi safında değil. Dolayısıyla popülizm yapıyor diyoruz ama zaten ‘popüler’ bir yanı var. Dolayısıyla rol yapmıyor. Tiyatro oynamıyor. Dilini biliyor, kelimelerini biliyor. Derdini anlatabiliyor, derdini anlayabiliyor. Bütün bunlar söz konusu. 

‘Galebe çalma’ fikrinden vazgeçmek ve melezleşme

“Şimdi gelelim buradan kültür savaşına. ‘Bu kadar yıl oldu ve hâlâ bu mu’ diye insan doğrusu hayret ediyor ama evet bu. Gerçeklik dediğimiz şey de böyle oluşmuş bu toplumda. Adı Türkiye olan bir toplumda yaşamaya devam etmek istiyorsak bu ayrışmayı ortadan kaldırmanın yollarını bulmamız lazım. Birinin öbürünü underdog haline getirmeden, tepesine vurulacak, sırtına çıkılacak biri yapmadan tek toplum olmayı başarmamız gerekiyor. Yeterince uzun bir zaman adeta iki ayrı millet olarak yaşadık bu ülkede. Bunun içinde daha büyük [ayrımlar] da var, daha büyük olmayan [ayrımlardan]. Kürt ve Türk diye bölünebilir. Alevi-Sünni diye bölünebilir. Kolay kolay bir araya getirilemeyecek, ‘bakın siz ikiniz kardeşsiniz’ dendiğinde, ‘sahi öyle mi’ diye matrak geçecek çok sayıda insan var bu toplumda. Tarih boyunca da şu veya bu çıkar için bu gibi şeyler körüklenmiş. Ama bu laik-Müslüman ayrımı son dönemde görüyoruz ki her şeyi altına alacak ve ezecek derecede büyük bir ayrışma kaynağı olarak duruyor orada. 

“Bugün kültür savaşı dendiğinde sanıyorum çoğunluğun anladığı ‘hangi kültürü hakim kılacağız’. Kültürü hâkim kılmak için bunu hâkim kılacak kadrolar, siyasi mücadele lâzım. Benim görmeye çalıştığım, olmasını umduğum şey bir kere bu galebe çalmak temel fikrinden vazgeçilmesi. Bir kesimin öbür kesime zorla bir şeyi empoze etme ve bununla da bir kültür birliği yaratma hayalini bir kenara bırakması lâzım. Melezleşme. Bu melez sözcüğü hiç öyle makbul bir sözcük değildir bizim konuşmamızda. Hatta tam tersine kalksan birine ‘melezsin’ desen, ne hakla bana hakaret ediyorsun diye [karşılık görebilirsiniz]. Benim dilimde melezleşme hakaret değil, tam tersine insanın tarih boyunca yaptığı ama yaptığının farkında olmadığı bir [etkileşim]. İnsan etkileşimleri olmadan ne medeniyet ne de kültür olur. 

“Her zaman bu melezleşmeler oldu. İnsanları ıssız adalarda yaşatamayacağına göre yan yana gelip konuşmaya başladığı anda da alışveriş başlar. Sen ondan öğrenirsin, o senden öğrenir. Önce zihnimizde, bize aşılanan ideolojik zindandan çıkıp, ‘kim karşımdaki?’ ‘Ne diyor?’ ‘Niye öyle diyor?’ diye [sormak gerek].

“Şimdi bir mücadele konusu haline getirildi bu. Upuzun bir süreç. Bugün hayatta olan insanlardan önce başladı zaten. Ben burada AKP ve AKP içinde olan Erdoğan’ı bir kutup olarak görüyorum. Çeşitli yazılarımda da yazdım: Erdoğan’ın kendi partisinde de bir iktidar tekeli kurmasından bu yana uyguladığı politikaların, AKP’nin de Türkiye’de İslamcı bir siyasetin de mutlaka uygulaması gereken politikalar olduğu kanısında değilim. Başka türlü siyasetler olabilir. Bugün de olabilir. Onları temsil edebilecek insanlar da var ama bugünün siyasi koşulları içinde baton, orkestrayı idare edecek çubuk Erdoğan’ın elinde. Dolayısıyla, bir kutup olarak onu görüyorum. 

“Bir kutup olarak da benim öteden beri solda bir yerlerde durarak mücadele ettiğim Türkiye’nin Kemalist kutbunu meydana getiren kesimler. Onların da ellerinde başka baton var. Bir başka parçayı da onlar bütün topluma çaldırmak istiyorlar. Yöntemler de bazen tuhaf bir şekilde benzeşebiliyor. Mesela, doğuda [Ardahan’da] bir kaya varmış, güneş batarken Atatürk’ün profilinin gölgesi çıkıyormuş. Albaylar kalkıyorlar gidiyorlar, askeri bando çalıyor, selam veriliyor. Bunun şimdi ‘batıl itikat’ diye o kesimin haz etmediği davranışlardan ne farkı var? Bilemiyorum. Tabii bunlar kendi içerisinde bir mizahi potansiyel taşıyan da şeyler ama bir de sertlik, eleştiriye tahammülsüzlük gibi yerlerde de bu iki kesim arasında baya sıkı bir alışveriş, bir yakınlık olduğunu görebiliyorum. 

“Şimdi bu iki kutbun da aşılması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de şu andaki iktidar yapısından, uygulamasından, ideolojisinden memnun olmayan bir kısım insan, ‘bir an önce bundan kurtulmalıyız’ diyen kesimin düşünce yapısında var olan şey, gene bugünlerde yazdığım gibi ‘restorasyon’ kavramıyla açıklanacak şeyler. ‘Bir zamanlar bizim iyi bir hayatımız vardı, ona dönersek sorunlarımızı çözeriz’ fikri. Hayır. Aslında tarih boyunca olmamış bir Osmanlı’yı bir ideal olarak daha da bir öne [çıkaran], ‘asıl saadete dönelim’ restorasyonu var. Bu restorasyonlar değil, bu memlekette şimdiye kadar yapmadığımız bazı şeyleri yapmamız gerekiyor. Gördüğüm bu. ‘Bize göre demokrasi’ gibi söylemler vardı. ‘Bize göre’ deyip demokrasiyi kuşa çevirmeler…. Uluslararası, evrensel çerçevede ne yaptığın zaman demokrat oluyorsan onu yaparak ve kendi tarihimizi aşarak varacağımız bir yer olmalı diye düşünüyorum.

Kültürel iktidarı ‘ele geçirmek’

“Burada birkaç örnekle bitireyim. Şu anda kuvvetler ayrımı ilkesini ortadan kaldırmış bir Tayyip Erdoğan ve tek adam yönetimi var. Başka türlü açıklamanın bir yolu olabileceğini düşünmüyorum. Dolayısıyla bu kültür alanına da sıçratılan mücadelede bir taraf Erdoğan. Mesela ne diyor? ‘Amerika’yı Müslümanlar keşfetti’. Arkasından Küba’ya gidiyor. Orada [Kristof] Kolomb görmüş, camii varmış… ‘Siz söyleyin, gene oraya bir cami yapalım’ diyor. Kültür dediğimiz şey içinde ister istemez dünyayı algılama, gerçekliği algılama öğesini taşır. Değerlerle, toplumun ethosuyla ilgili, yani ‘neyi değerli görüyor’ yani vardır. Dünya nedir? Vereceği bir cevap olmalı. ‘Şimdi bu dünya nedir’e vereceği cevap ‘Müslümanlar keşfetti gibi’ olunca aklımıza daha önceki millet tanımları geliyor. 

“1931’de daha sonra Türk Tarih Kurumu olacak bir encümen kuruldu. Yusuf Akçura, Afet İnan vesaire Türk Tarihinin Ana Hatları diye 800 sayfa bir kitap yazdılar. Bundan 100 adet basıldı. Çünkü çok fazla insanın eline geçmesini istemediler. Ama mukaddimesinden binlerce bastılar, onu okullara dağıttılar. Bu 800 sayfa içinde Osmanlı tarihi 50 sayfadır. 50 sayfanın 10 sayfasında Anadolu’daki beylikler faslı vardır daha Osmanlı kurulmadan önce. Yani 40 sayfada Osmanlı meselesini halletmiş. Cumhuriyet. Çin diye başlıyor. Abartmıyorum, espride yapmıyorum. Çin idare ederken kendince işler bozuluyor, tatsızlıklar oluyor derken, ufak tefek seyrek sakallı bir adam beliriyor. Bu adam, Konfüçyüs adında bir Türk. Birtakım kurallar getiriyor, Çin’in meselesi çözülüyor. Çin bölümünü bitiriyoruz, Hint bölümüne geçiyoruz. Orada da habire işler karışıyor Türkler olmayınca. Bu sefer Buda diye bir adam geliyor. Onun metin içinde Türk olduğu söylenmiyor, dipnotu var. ‘Buda bilmem ne kabilesinden geliyor, o kabilenin de Türk olduğu tarihçiler arasında sabittir’ [diye yazıyor]. Böyle Roma’ya, Etrüsklere, Sümerlere [geçiliyor]. Bankaları da var ya Etilerin, Sümerlerin, Akadların… 

“İsterseniz kardeşimiz Konfüçyüs’ü kucaklayın, isterseniz Amerika’yı keşfeden Müslüman – onların adını da bilmiyoruz – onlara selam çakalım. Bunlar birbirinden çok farklı değil. Gerçeklikle ideolojinin onayladığı ve öne çıkarmak istediği değerleri birbirine karıştırarak, sağlam bir kültür kurulmaz. Buna benzer sayılabilecek birçok şey var. ‘Ben gerçekliğin ne olduğunu tayin ederim’ tavrıyla yola çıktığınız zaman, ‘Ermeni meselesi şöyle açıklanır, Kürt meselesi böyle açıklanır’ diye gidilir. Buradan da kültür çıkmaz. 

“‘Biz iktidar olduk ama kültürel iktidarı ele geçiremedik’ sözünden başlıyor tartışmalar. Kültürel iktidar olmak isteyen insanların işi kolay değil. Bu baya çalışma gerektiriyor. Mesela en basitinden, büyük harfle yazılan kültürden çok popüler kültüre yakın Muhteşem Süleyman oynuyor televizyonda. cumhurbaşkanı müdahale ediyor ve diyor ki ‘o adamın hayatı savaşlarda geçti siz sadece sarayda entrikayla gösteriyorsunuz’. Ona göre dizi değişiyor. Her şey için ne olması gerektiğini söyleyen cumhurbaşkanıyla, o cumhurbaşkanının kültürel tezahürleri olabilir de kültürel iktidar olunmaz. 

“Demin söylediğimi bir daha tekrar edeyim: Erdoğan’ı İslamcı politikanın mutlaka olması gereken, ‘ne yapıyorsa İslamcı politika böyle gerektirdiği için yapan’ bir adam olarak görmüyorum. İslamcı politikanın başka biçimleri de olabilir inancımı korumak istiyorum. Mesela idamı geri getirmek gibi bir şey. Sorun Avrupa Birliği ne olur değil. Devletin adam öldürme hakkı istemesi, talep etmesi kendine başlı başına son derece önemli bir konu. Bunu biraz da simgesel olarak görüyorum. ‘Siz isteyin, ben hemen imzalarım’ söylemi var Erdoğan’ın. Beraber olacak, paylaşılacak, toplum istemiş olacak…  ‘Plebisiter demokrasi’ dediğimiz, popülizmin yönetim tarzı. Devamlı bir ‘plebisit’ halinde bir toplum, fiilen ‘plebisit’ yapmasa da yöneten sanki topluma soruyor. ‘Arkadaşlar, bu memlekette alkol içilsin mi’ diyor. Mesela yüzde 52’si ‘içilmesin’ diyor. ‘Alkolü yasakladım’. Halkın çoğunluğunun isteği. ‘İdam olsun mu?’ Yüzde 55’i ‘olsun’. ‘Tamam idamı getirdim’. Halkın istediği demokratik. 

“Bir kere demokrasiyi sadece her durumda çoğunluğun istediği değildir. Demokrasinin abecesi içinde bilmemiz, öğrenmemiz gereken bir şey. Çoğunluğun istekleriyle azınlığın değerlerinin anlamlı bir şekilde dengelemekle demokrasi olur. Bir yanda olabilecek her konuda popüler talepler vardır. Olabilecekleri, olamayacakları, zor olanları, daha kolay olanları vesaire… Bir yerde de o kadar üniversite, akademi, araştırma kurumunda insanlar bilgi üretiyorlar ve bunlar toplumda yok. O insanların o bilgilerinin de bir şekilde toplum hayatında bir güç olarak girmesi lâzım. Bunları dengelediğimiz zaman demokrasiyi işletmiş oluruz. Sadece ‘çoğunluk bunu istedi, yapıyorum, alın size demokrasi’ demekle de olmayacak bir şeydir. 

Civique’ bir yaklaşıma doğru

“Sonuç olarak diyeceğim, daha önceki dönemlerimizde, rejimlerimizde hiçbir zaman yeterince içselleştirmediğimiz bir hümanizm meselesi var. Şimdi ben yıllar önce ‘Marksizm hümanizm değildir’ diye bir yazı yazdım. Şimdi bu kadar yıl sonra ‘hadi gelin hep beraber hümanizm yapalım’ da demiyorum. Bu kadar basit bir olay değil. Toplumu analiz etmek için insan diye tanımlanmamış bir soyutlamadan yola çıkmaya muhalefet ettim o tarihte. Althusser’i beğenirim, o zaman söylediği gibi ‘insan her zaman önceden verili toplumsal bütün tarafından biçimlenmiş, yoğrulmuş bir varlıktır.’ ‘İnsan özü’ diyebileceğimiz bir şey, tarih dışı bir şey yoktur. Ama hümanizm dediğimiz zaman bunları kastetmiyoruz. Hümanizm, insanları sevmektir. Basit bir şeyden söz ediyoruz. Sevgiye dayalı bir ideoloji ve kültürle dünyaya baktığımız zaman da kimseyi idam etmek istemeyiz. Şu anda yürüttüğümüz silahı merkez alan politikaları yapmadan önce “ben bu işi müzakereyle yapamaz mıyım” diye esaslı bir şekilde, takkeyi önüne koyup, düşünmek lâzım. Ama bu memlekette, bu ahali böylesinden hoşlanır. İş burada bence. 

“Kültür savaşı varsa, o zaman Erdoğan’ın ne yapacağı belli. Erdoğan’ın genel olarak cephesinde duran ama Erdoğan olmayan insanların ne yapacağı çok önemli. Orada ‘bu iş böyle olmamalı’ diyenler çıkacak mı? İnandırıcı olacak mı? Güvendirici olacak mı? Tabii burada anlattığım öbür hikaye, buradan Fransızca bir tabir kullanacağım: civique – sadece sivil değil çünkü sivil objektif bir tanım, asker, bekçi, polis değilim ve sivil kıyafetle dolaşıyorum [demek] – yani sivilliğin değerlerini kapsayan ve demokratik yaklaşımı, her çözümün kabul edilmesi gereken temeli olarak alan bir anlayış. Sorunlarımıza çözüm bulma çabalarımızda her zaman civique değerleri toplumsal bir kültür haline getirmek. 

“O toplumsal kültürün de ayrıca birlik ve beraberlik diye bayıldığımız bir laf vardır. Birlik, beraberlik gayet diktatoryal bir yaklaşım. Solcu olacak, sağcı olacak, böyle düşünen olacak, şöyle düşünen olacak… Olması lâzım, olmadığı taktirde zaten bu dediklerim olmaz. Çeşitlilik olacak, farklılık olacak. Ama bütün bunlara rağmen birbirimize insanca saygı göstermeyi öğreneceğiz. Sorunlarımızı nasıl tartışırız, nerelerde yan yana gelebiliriz, nerelerde gelmeyiz, gelmediğimiz zaman ne olur? Bunları bir kültür haline getirmemiz lâzım. Zaman zaman savaşçısı olmadığım bir savaşın içinde buluyorum kendimi. Bunu aşmanın yolu olarak da, bundan kendimizi kurtarmanın bir yolu olarak da söyleyeceklerim bunlar.”