“Yoksulluk duygumu koruyarak yazmaya çalışıyorum”

Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin ilk sezonunda Türkiye edebiyatının en özgün seslerinden Latife Tekin’in dokuz yıl aradan sonra iki yeni romanıyla birlikte okurlarıyla yeniden buluşmasının heyecanını yaşadık. Kasım 2018’de Can Yayınları’ndan çıkan Sürüklenmeler ve Manves City üzerine konuşmak için Tekin’i evimizde ağırladık. Yeni kitapları ve yazarlığına dair merak ettiklerimizi sorduk, hayata ve doğaya bakış açısını öğrendik. Yazarın edebiyat dünyasındaki mücadele dolu yolculuğunu dinledik.

Sürüklenmeler insanın çevreye tahribatı ve doğayı sömürüsüne çeviriyor yüzünü. Bir taraftan da “Biz nasıl sürükleniyoruz” sorusuna cevap vermeye çalışıyor. “Sürüklenmeyi bir durum olarak düşünmek istiyordum,” diyor Tekin. “Belki zihnimizdeki imgelerle sürükleniyoruz. Gerçekte olup biten hikâyeyi izliyoruz ama bir yandan zihnimiz kitabı okurken, hattâ yazarken bile aslında imgelerle uçup gidiyor.” Romanın isimsiz kahramanıyla birlikte mekân ve zaman diliminde sürekli sürüklenme hâli toplumumuza da ayna tutuyor.

Manves City’de ise Tekin merceğini insanın insanı tahribatı ve emeğin sömürüsüne yöneltiyor. Fabrika işçilerinin hayatları ve yoksulluğu “üveylik” öğesi üzerinden aktarıyor Tekin. Zira, kendi gençliğinde de tanık olduğu üveylik ilişkisi giderek yaygınlaşmış. Aileler parçalanmış, kadınlar çocuklarla kalırken erkekler evlerini terk etmiş, kâh anneler çocukları büyütmek için başka bir erkekle yuva kurmaya çalışmış kâh bu derme çatma yuvalar da dağılmış ve gerçek anlamda akrabalık olmayan, sınırları muğlak bir yakınlık yaratan üveylik bağları dallanıp budaklanmış. “Aslında ‘üveylik’ birbirine sahip çıkmayı getiriyor. Herkes, herkese sahip çıkabiliyor ama herkes herkesle birlikte de olabiliyor, aşklar ya da cinsel ilişki anlamında da. Üveylik bir sürü şeyi başka şekilde yaşamayı da kolaylaştırıyor.” Hattâ kitabın adını “üveyce” koymayı bile düşünmüş Tekin. Zira romanda betimlediği yoksulların yaşadığı kenar mahalleler ya da banliyöler bir bakıma kentin “üvey” bölgelerinden başka bir şey değil.

“Sınıfsal bir dirençle karşılaştım”

Yoksulluk, kentin varoşları ve göç Tekin’in öykü ve romancılığının alamet-i farikası olmaktan öte temalar. Zira Tekin, 1980’lerin başında Sevgili Arsız Ölüm’ü yayımlanıp adını duyurduktan sonra farklı sınıfa mensup olduğunun kendisine hoyratça hissettirildiğini, bunun da onda derin bir iz bıraktığını söylüyor. Edebiyatın klasikleri arasına giren romanını 12 Eylül’ün şoku üzerine adeta psikoza yakın bir ruh hâliyle yazdığını anlatıyor Tekin. “Dünyanın bizim hayal ettiğimiz gibi olmayacağını algılamak büyük bir boşluk hissi yaratmıştı. Ayakta kalabilmem için aynı şiddette bir şey yapmam gerekiyordu. Ben de o dönemde yazmaya karar verdim. Edebiyat dünyasının tamamen dışındaydım. Dünya edebiyatından, Türk şiirinden ne kadar haberdar olabilirdim? El yordamıyla yürünecek bir yol bulmaya çalışıyorum.”

Durduramadığı yazma ihtiyacı karşısında vazgeçmemiş, sezgilerini dinlemiş. Seçme okumalar yapmış. Hattâ nasıl bir yazı tekniği kullanacağını da diğer yazarları inceleyerek karar vermiş. “Sevgili Arsız Ölüm’ü asıl yazdıran şey bir şey yapmadan hayatta kalamayacağım duygusu ve onu çok iyi yapma gereğiydi. Yoksul genç bir kadındım ve hiçbir hayatım yoktu. Böyle bir durumda insan gerçekten mucize yaratabiliyor.”

Sonunda Memet Fuat tarafından yayımlanmasıyla kitap büyük bir ilgi gördü. Tekin bir anda ünlü bir yazar olmuştu. Ve hiç aklına gelmeyecek sorunlar işte o zaman başladı.

“Anadolu’dan göçle kentin varoşlarına gelip yazar olan ilk yazarlardan biriydim ve de çok gencim. Bu hem sempati yaratıyor hem de ‘gel seni eğitelim’ gibi bir tavra yol açıyordu. O süreç içinde şunu anladım: Bana o edebiyat layık görülmüyordu. Bu tamamen sınıfsal bir şeydi.”

Tekin, Sevgili Arsız Ölüm’ü ve Berci Kristi’in Çöp Masalları’nı yazmış olmasına rağmen, geldiği yer ve eğitimi sebebiyle edebiyat dünyasına eşit bir yazar olarak kabul edilmemişti. Her gün hakkında çok ağır eleştiriler yazılıyordu. Eserleri değil, kendisiydi yakıştırılmayan. Üstelik kadındı. “Kadın olmak da bunu çok derinleştiren bir şeydi. Erkek olsa ‘dâhi’ diyeceklerdi, dilleri varmıyordu.” O da kendisinin “edebiyatın dışında” olduğunu söyledi herkese, çünkü bu tutumunun tamamen sınıfsal olduğunu düşünüyordu. “Edebiyat dışı demem, tamamen o sınıfsal farkı üstlenme gayretiydi. ‘Benim edebiyat yapmama müdahale edemezsiniz’ anlamına geliyordu.”

Bu reddedilme duygusu edebiyatına yön verecekti. O âna kadar yoksulluğa odaklanmak hiç hesabında yoktu Tekin’in. Ancak karşılaştığı bu sınıfsal direnç onu giderek yoksulluk üzerine düşünmeye, araştırmaya ve yazmaya yöneltti. “Yoksulluğumu koruyarak edebiyat yapacağım dedim çünkü edebiyatın gerçekten – şimdi steril diyorum – yoksullara karşı olduğuna dair bir duygu edindim. Ve bu duygum hiç geçmiş değil. Sonuçta bir estetik dil formu yaratıyoruz ve yoksulların nasıl yaşadığını anlatıyoruz. Bu estetik formdan ne kadar uzak bir dünyaları olduğunu biliyorum.”

Cinlerin terbiyesi

Yazmak bir kendini kaybetme, efsunlanma ânıyken ansızın bir mücadeleye ve programa dönüştü Tekin için. Eğer yoksulluğunu koruyarak edebiyat yapamayacaksa hiç yazmamaya karar verdi. Kısmen sözünde de durdu. Yedi yıl gibi aralıklarla söyleşi vermedi, uzun aralar yazmadı. Bütün teklifleri geri çeviriyordu. Köşe yazarı olmayı reddetti. Edebiyat etkinliklerine katılmaz oldu – oysa kitapları başka dillere de çevrilmiş ve uluslararası alanda beğeni toplamıştı. Ünün büyüsü de soldu. “Bir aralar ‘çevirmenim, yoksulların dilsizliğini dile çeviriyorum’ diyordum. Sonra düşündüm, üstüme vazife mi? Onlar susuyorsa, sen de sus.”

Kendi tabiriyle, “felsefî olarak” yoksulluğu mesele edindi Tekin. Dil üzerine düşündü. “Yoksulları incitmeden yazmak çok zor çünkü dilin kendisi, formatı yoksulluğu kötülemek üzerine kurulu” diyor Tekin. Yoksullar kendileri ‘biz yoksuluz’ demiyorlar, birileri onları işaret ediyor, onları, onlara takdim ediyor. Yoksul olduğumu başka birilerinden, yoksul bir romancı olduğumu bizim camiadan öğrendim.” Ama gösterdiği hassasiyet sürecin sancılı olmasına yol açmış. Hattâ bir ara “Ben yoksullara ihanet mi ediyorum yoksullar hakkında kitap yazarak?” diye düşündüğü bile olmuş Tekin’in. Sonunda, kalbindeki bağlılıkla ünlü bir yazar kimliğinin bir arada olabileceğini görmüş. “Yoksulluk duygumu koruyarak edebiyat yapmaya çalışıyorum. Yoksul olma anısını canlı tutmaya çalışıyorum. Dili onların kullanabildiği biçimde kullanıyorum.”        

Tekin, ailesi 1966’da çocukken İstanbul’a göç etmeden önce Kayseri’nin Bünyan ilçesinde, Erciyes dağının Malatya’ya bakan bir yamacında bulunan bir köyde yaşıyordu. Sevgili Arsız Ölüm’deki cinler de işte çocukluğunun bu döneminden yadigâr. Cin hikâyeleriyle büyümenin bir yandan sahip olma duygusunu hafiflettiğini bir yandan da geçicilik hissini güçlendirdiğini söylüyor.

“Köydeki, evdeki hiçbir şey bize ait değildi. Her şey biz uyuduktan sonra gelen cinlere aitti. Bir ağacın dalının mesela her an başka bir şeye dönüşme tehlikesi olduğu, arkasında başka hayat var olduğu duygusu bize işlemişti.” Cinlerin aslında köylerde gündelik hayatı düzenlemek için kullanıldığını söylüyor Tekin. Mesela kedi ve köpek gibi hayvanlara çocuklar zarar vermesin diye “kuyruğu uzar” deniyor ya da kuyuya atılan taş ile suyun kirlenmemesi için “cin çıkacağı” söyleniyor. “Bu insanı biraz terbiye eden bir duygu. Her şeyi kendine mal edip, yutup, yemek, onun da hakkından gelip güç sahibi olmaktansa böyle titrek olmak iyi bir duygu. Ayrıca çok da eğlenceli: istediğin kadar cin uydurabilirsin.”

Sözlerini bitirirken bir soru üzerine Tekin bir parantez de Gezi’ye ve günümüzde kültür-sanat ile ifade özgürlüğünün durumuna açıyor. İnsanların bakışlarını bir işaret gibi bıraktıklarını söyleyen Tekin, Gezi’de de ortak bir göz edinildiğini düşünüyor. “O süreçte bakışımızı bıraktık. Konuşamasak da bence biliyoruz, görüyoruz, aynı şeylere bakıyoruz ve oradan edindiğimiz bakışla ne olduğunu hissediyoruz,” diyor. Başka söze gerek kalmadan, aynı yöne bakarak ayrılıyoruz kendisinden. Arayı bu kadar açmama dileğiyle.

(6 Aralık 2018 - "İki Yeni Roman" Kitap Sohbeti / Yazar İmzası)