Linda Boström Knausgaard

İlk başta bir “roman” karakteriydi bizim için. Yazarlığını sonradan keşfettik. Eski kocası, üç çocuğunun babası Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard malum altı ciltlik otobiyografik romanı Kavgam ile edebiyat dünyasında fırtına estirdi. O kitapların Linda’sı, Karl Ove’nin ilk görüşte elinde tuttuğu her şeyi düşürüverecek kadar etkilendiği genç bir İsveçli yazardı. Karl Ove’nin ilk teklifini reddetti ve müstakbel eşinin yüzünü kırık camlarla çizip kanatmasına sebep oldu. Sonra öpüştüler, hayat durdu. Sonra büyük aşk, evlilik, genişleyen bir aile. Sonra büyük kavgalar, sonra daha büyük kavgalar. Karl Ove muhtelif aile sırlarını hiç sakınmaksızın ortaya dökerken, Linda ne yapıyor, ne hissediyordu acaba? 2015’te, Kavgam’ın birbiri ardından dünya dillerine çevrildiği bir ortamda, “Dünyanın en boşboğaz adamıyla evlenmişim” diyecekti. Sonra boşandılar.

Linda Boström Knausgaard’ın, eski kocasının yazdıklarına hapsolmayı hakketmeyen bir hikâyesi var. 1972 Stockholm doğumlu. Annesi bir tiyatro oyuncusu olduğu için çocukluğu onun provalarını ve oyunlarını defalarca izleyerek, oyunların anlattıklarından, özellikle de mitolojiden beslenerek, replikleri ezberleyerek, kelimelerle haşır neşir olarak geçmiş. Gençliğinde o da bir dönem tiyatro yapmış ama sonra kapanıp yazmanın, önce şiirin, sonra da romanın dünyasının kendisine daha çok uyduğunu keşfetmiş. Bu keşifte Malmö’de başvurduğu tiyatro okulunda, kendisini izleyen bir hocanın söylediklerinin de payı var: “Sen ekip çalışmasına uygun biri değilsin, sen başka türlü bir sanatçısın.” Bu sözlerle üniversitede edebiyat okumaya, okurken şiir yazmaya başlamış ve ilk şiir kitabı 1998’de yayımlanmış. Sonra 13 yıllık bir ara... Bu arada radyo belgeselleri yapmış. Yazma isteği dayanılmaz bir hâl alınca da çocuğunu kreşe gönderip, kendisine bir ofiste bir masa kiralayıp kafasındaki hikâyeleri yazıya dökmeye başlamış.

Etkilendiği yazarlar arasında, hem işlediği konular hem de ritim duygusu ve müzikalitesi itibariyle Marguerite Duras’ı en başta sayıyor. Sinema önemli bir ilham kaynağı onun için. “Hayat nedir” sorusuna cevap bulduğu yerlerden biri Tarkovski’nin Ayna’sı. Ve Yunan mitolojisini “tükenmez bir pınar” olarak görüyor.

İlk iki romanında da (Helios Felaketi ve Amerika’ya Hoş Geldiniz) kız çocukları ön planda. Aile bir mücadele alanı. Ölüm, suçluluk, sessizlik, dil ve din üzerine yazıyor. Kelimeleri öğrenip konuşmaya başlamanın da, kelimeleri içine gömüp konuşmaktan vazgeçmenin de izini sürüyor. Depresyon, delilik, dünyanın hâlleriyle başa çıkma çabasında tökezlemek; sevgi ve sevgiyi ifade etmenin zorluğu; şiddet, acı ve iyileşmek...

Gerek işlediği bu temalar gerekse üslup itibariyle, Linda Boström Knausgaard’ı August Strindberg ve Ingmar Bergman’a uzanan bir geleneğin takipçisi sayıyorlar İsveç’te. Sorulduğunda, “Kendimi Strindberg’le kıyaslamam imkânsız. Ama ondan çok etkileniyorum. Mesela Düş Oyunu muhteşemdir” diyor. Gelenek ise, onun gözünde sadece “yerli ve milli” bir kavram değil: “Çocukluğumdan itibaren okuduğum, içselleştirdiğim her şey benim geleneğimdir.”