Yalnızlığın tılsımı: Olivier Remaud Kıraathane’deydi

Deniz kenarındaki ahşap panjurlu küçük beyaz ev; yaylaların ortasında dağların karlı yamaçlarına nâzır, her akşam şöminenin yandığı gösterişsiz ama sımsıcak rustik kulübe; ya da gürül gürül bir ırmağın aktığı yemyeşil bir ovada yalın ve narin bir köy evi… Biraz olsun nefes almak için kentin trafiğinden, gürültüsünden, sıkıntısından uzaklaşıp doğaya sığınmak hangimizin hayallerini süslememiştir ki? Sosyal yaşantının kaçınılmazlığı, sürekli irtibatta olma zorunluluğu bazen pılımızı pırtımızı toplayıp, olabildiğince ıssız bir yere kaçma isteğini de beraberinde getiriyor. Toplum içinde yaşama ihtiyacı ve zaman zaman içimize kapanıp, yalnız kalma isteği ilk bakışta birbirine zıt iki kutup olarak görülebilir. Ancak Fransız filozof Olivier Remaud için bunlar hiç de çelişkili duygular değil, hattâ aksine… Yalnızlık, iyi kullanıldığında, toplumu anlamak ve onunla başa çıkmak için birebir.

Paris merkezli prestijli Sosyal Bilimler Yüksek Okulu’nda (EHESS) Sosyolojik ve Politik Etütler Merkezi’nin direktörlüğünü yapan Remaud’nun 2017’de yayımlanan Solitude volontaire kitabı İstanbul Edebiyat Evi bünyesinde yayın hayatına başlayan Kıraathane Kitapları tarafından Türkçeye çevrilerek Gönüllü Yalnızlık adıyla raflarda yerini bulmaya hazırlanıyor. Kitabının Türkiye’de yayımlanması vesilesiyle Kıraathane'nin ilk "Misafir Yazar"ı olarak İstanbul'a gelen Olivier Remaud, 18 Şubat 2019 akşamı kendisini dinlemeye gelenlere yalnızlığın tılsımlı etkisini anlattı.

Remaud sözlerine, yoksulluk, hastalık, dışlanma gibi toplumun dayattığı “zorunlu” yalnızlıklar ayrı tutulduğunda, yalnızlığın toplumdaki bireyler tarafından gitgide daha fazla  başvurulan bir sığınağa dönüştüğü saptamasıyla başladı. Remaud’ya göre gönüllü yalnızlık “bir paradoks” gibi görünse de aslında toplumla birey arasındaki ilişkinin bir yansıması. “Arzulanan yalnızlık kendini dayatan türde bir yalnızlık değil. Yalnız olmayı istemeye başladığımızda bunun esas sebebi gerçek anlamda yalnız olmamamız. Dolayısıyla, gönüllü yalnızlık birçok açıdan yalnızlık ve toplumla oynadığımız bir oyun,” diyor Remaud. Bu oyunun amacı da yalnızlığın iyileştirici faydalarından yararlanabilmek.

Remaud, kendilerini toplumdan geri çeken münzevîlerle ilgili bir noktanın özellikle altını çiziyor: Bu insanlar uzaklaşsalar da susmuyorlar. Yalnızlık, lâl olmak anlamına gelmiyor. “Keşişler, ta mağaralarından terk etmeyi seçtikleri o toplumu eleştiriyorlar,” diyor Remaud. Yalnızlık arayışının kâh kişisel kâh siyasi sebeplerden kaynaklanabildiğini vurgularken, çoğu zaman tek başına geçirilen bu sürenin planlı ve geçici olduğuna dikkat çekiyor. Tıpkı, gerçek bir yaşam hikâyesine dayanan ve 2007 yılında Sean Penn tarafından beyazperdeye taşınan Özgürlük Yolu (Into the Wild) filminin öyküsünde olduğu gibi. Remaud, hikâyenin ana karakteri Christopher McCandless’ın “özgürlüğe cesareti olan ve bunun için risk alan bilinçsiz genç kahramanın” kült bir ikonu hâline geldiğine dikkat çekiyor. Ama aslında hikâyesinin ardındaki gerçek biraz farklı.

McCandless, doğayla iç içe olmak ve ânı yaşayabilmek için evini, ailesini ve arkadaşlarını arkasında bırakarak bilinmezlerle dolu bir yolculuğa çıkıyor. Günlüğünde, kendisini yaşadığı topluma ait hissetmediğini ve geçmişinden koparak yeni bir hayata sahip olabilmek için yola koyulduğunu anlatıyor. Ne var ki, McCandless’ın niyeti geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmak değil. Remaud, tek başına yaşanacak olan bu maceranın baştan öngörülen geçiciliğinin altını çiziyor: “Günlüğünü dikkatli bir şekilde okuduğumuz zaman, bunun önceden planlanmış bir safha olduğunun farkına varıyoruz. Gitmek, dolayısıyla kopmak istiyor. Mistik anlamda neredeyse devrimci bir figürle karşı karşıyayız. Yaşam tarzında içsel bir devrim yapmayı, farklı bir şey denemeyi arzuluyor. Ancak gittiği andan itibaren geri dönüşünü düşünüyor.”

Remaud’nun vurguladığı üzere McCandless’ın “devrimci” arzusunun arkasında aslında son derece basmakalıp, bir o kadar muhafazakâr sayılabilecek beklentileri var: İki sene sonra geri döndükten sonra işe girmek, evlenmek ve çocuk sahibi olmak.

Bu ikircikli duruma benzer hikâyelerde çok sık rastlandığını söylüyor Remaud. “Kaçmak istiyoruz ama kaçmayı istediğimiz anda eşzamanlı olarak geri döneceğimiz koşulları düşünmeye başlıyoruz. Kitabımın örgüsü tam da bu: Yalnızlık bir tercih olduğu zaman ve çok uzun sürmediği müddetçe olumlu bir şey. Zira çok uzun sürer ve karmaşık bir şekle bürünürse, anında dayanılmaz hale geliyor.”

Yalnızlık ve toplum: Yapay bir zıtlık

McCandless’ın modeli ise elbette Amerikalı kült yazar Henry David Thoreau’dan başkası değil. 19. yüzyılın sonlarında yaşayan Thoreau, sivil itaatsizlik (ya da editörünün müdahalesi öncesinde kullanmış olduğu tabirle “sivil direniş”) kavramını ilk defa ortaya çıkaran kişi olmasıyla da biliyor. Thoreau ile birlikte ilk kez devlet âdil olmadığında, kişilerin yurttaşlık görevlerine itaat etmeyerek devlete direnebileceklerini dile getiriliyor. Thoreau ayrıca ormanda bir kulübede yaşadığı yalnızlık deneyimini kaleme almasıyla da tanınıyor. Remaud’ya göre, yalnızlık deneyimiyle yaşadığı topluma yönelttiği eleştiriler arasında güçlü bir bağ var.

Thoreau, ABD’nin Massachussetts eyaletindeki Walden gölünün kıyısında arkadaşlarıyla birlikte inşa ettiği bir kulübede iki yıl dört ay yaşıyor. Ancak, her ne kadar ardından kaleme aldığı Walden: Ormanda Yaşam anlatısı iki yıl boyunca ormanda yapayalnız yaşadığı izlenimi verse de gerçek anlamda toplumdan kendini geri çektiği söylenemez. “Bu deneyiminden yola çıkarak Thoreau’yu gönüllü yalnızlığın kahramanlarından biri hâline getirdik. Gerçekten de Thoreau ‘buralardan gidiyorum, sizi terk ediyorum’ diyerek kaçışını adeta ilan ediyor,” diyor Remaud. Ama ekliyor: “Walden’ı iyi okuduğumuzda ise Thoreau’nun tam olarak bunu söylemediğini görüyoruz. Daha doğrusu bize dediği şey şu: ‘Gidiyorum, ama dönüyorum.’ Thoreau aslında kulübe ile doğduğu kasaba Concord arasında sürekli git-gel yapıyor. Evine hemen hemen iki günde bir geri dönüyor. Yani Thoreau’nun gönüllü yalnızlık senaryosu ormandaki kulübesi ile toplum ve sosyal yaşamı arasında sürekli bir git-gel.” Thoreau, Walden’da kaldığı sürece arkadaşlarıyla görüştüğünü, günlük gazeteleri ve yeni çıkan kitaplarla dergileri okumak için şehre döndüğünü gizlemiyor.

Peki madem sosyal hayatıyla bağını tamamen koparmayacaksa, o zaman neden Thoreau ormanda bir kulübeye çekilme ihtiyacı duyuyor? Remaud’ya göre bunu yapmanın iki faydası var. Birincisi, doğayla iç içe yaşayabilmek. “Anlatılarında tabiatı yeniden keşfetmekten uzun uzun söz ediyor. Mesela fasulyeyle ilgili, itiraf etmek lâzım ki olağanüstü bir bölüm var. Filizlenmesini ve büyümesini tasvir ediyor, kuşların şakımasını anlatıyor. Kulübesinde bir doğa bilimci bakışı geliştiriyor.” Remaud’ya göre kulübe sayesinde doğaya demir atıyor ve böylece kendisini, tabiat olarak adlandırabileceğimiz daha büyük bir bütünün bir parçası olarak hissedebiliyor. Ancak ormanda yaşamanın sağladığı ikinci bir fayda var ki, belki ilkinden de önemli: “Bir bakış açısı benimsiyor. Uzaktan baktığı ve eleştirdiği, bütün adaletsizlikleri açıkça dile getirdiği bir bakış açısı geliştiriyor. O dönemin en ayan beyan adaletsizliklerinin başında da kölelik geliyor.”

Thoreau’nun kulübesine çekilerek toplumla araya koyduğu bu mesafe, aynı zamanda toplumu daha kuvvetli bir şekilde eleştirmesini sağlayan bir yöntem. Remaud’ya göre Thoreau böylece “yakından çok da iyi görünemeyen şeyleri uzaktan görmeyi” başarıyor. Bu deneyimin de etkisiyle Thoreau köleliğin kaldırılması yönünde bir akımı başlatıyor.

Remaud için yalnızlığın eleştirel bakış açısını beslemesi son derece önem taşıyor. 16. yüzyılda yaşamış Fransız hukukçu ve filozof Montaigne’den mistik yalnızlık anlatılarına kadar bütün yalnızlık deneyimlerinin ortak noktasının geçiciliği olduğunu vurguluyor. Bu geçicilik de gönüllü yalnızlığın esasen topluma geri dönme amacıyla yapılan bir tercih olduğunu ortaya koyuyor. Bu sebepten dolayı Remaud, yalnızlık ve toplum arasındaki karşıtlığın “yapay” olduğunu savunuyor.

“Günümüzde giderek daha fazla bir yandan toplumla bağlantılı hâldeyken bir yandan da bağlantılı olmadan yaşıyoruz. Bağlantıdan kopma arzumuz ile bağlantıda olma ihtiyacımız muhtemelen birbirini tamamlayan şeyler,” diyor Remaud. Artık birçok manastırda bile ziyaretçilerin wi-fi ile internete bağlanabildiklerini örnek olarak gösteriyor. “Bağlantıda olmak ve bağlantıdan kopmak giderek insanların iradesine bağlı unsurlar hâline geliyor.”    

Dünya yurttaşı biraz da münzevîdir

Remaud için yalnızlığı seçen münzevî tamamıyla sosyal bir birey. Yalnızlığı toplumdan kaybolmak için seçmiyor. Bilakis, yalnızlığın faydalarından yararlanarak yaşadığı toplumu daha iyi anlamaya çalışan biri. Bir yandan yalnızlık sayesinde doğayı keşfetmek isterken, diğer yandan toplumdaki yaşantısını değiştirecek eleştirel bir bakış açısı kazanma arayışına çıkıyor. Remaud, Toplumsal Sözleşme’nin yazarıyla Yalnız Gezenin Düşleri’nin yazarının aynı kişi, yani Jean-Jacques Rousseau olduğuna dikkat çekiyor. “Bir yandan yalnızlık ihtiyacının avantajlarını ve kusurlarını yazıyor, diğer yandan da yeni bir devletin sözleşmesi üzerine düşünüyor. İkisini birbirinden ayıramayız.”

Benzer şekilde Aristoteles’in münzevîler ve toplumdan bağımsız yaşayıp kendi kendilerine yeten kişiler hakkındaki “ya bir hayvan ya da bir Tanrılar” eleştirisinde yer alan karşıtlığın da yapay olduğunu söylüyor Remaud. “Aristoteles, münzevînin sosyal bir birey olmadığını söylüyor. Oysa kitabımda yalnızlık arzusunun bir toplum arzusu olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bu ayrım çok önemli zira bugün insanların neden zaman zaman kenara çekilmek istediklerini anlamamızı sağlıyor. Aslında bu insanların asıl isteği yalnız olmak değil, toplum oyununu yenilenerek dönmek ve hattâ sivil olarak harekete geçmek.”

Gönüllü yalnızlık, toplumla köprüleri yakmak anlamına gelmiyor. Yalnızlığın bir patolojiye dönüştüğü örneklere de değiniyor Remaud, Japonya’da 1990’lı yılların sonunda başlayan ve giderek yayılan Hikikomoriler gibi. Hikikomoriler, çoğunlukla 20’li ve 30’lu yaşlarında başarısızlığa uğradıklarını düşündükten sonra kendilerini odalarının dört duvarı arasına kapatan insanlar için kullanılan bir deyim. Bu insanlar altı ay ile 20 yıl arasında odalarında yaşayabiliyorlar. İnternet aracılığıyla toplumla bağlantılı olmayı sürdürüyorlar, ancak fiziken kendilerini tamamıyla soyutluyorlar. Remaud ise kitabında yalnızlığın “iyi kullanımını” tasvir ediyor. “Yalnızlığı iyi kullanan biri toplumla doğanın birbirinden ayrı olmadığını anlayan biridir” diyor Remaud.

Uzaklaşma, nefes alma gereksiniminin tetiklediği bir yalnızlık yaşadığı toplumu ve dünyayı daha iyi anlamaya duyulan bir özlemi de ifade ediyor. “Topluma kendini daha iyi hissederek dönmek için yalnızlıkla oynayan kişi benim için dünya yurttaşının tanımlarından biridir. Çünkü yalnızlık bir gezegende yaşadığımızı anlamanın ve yapay bir şekilde birbirinin zıddı olarak gösterilen kategorileri bir kenara bırakmanın yollarından biri. Gezegeni unutmamak, ekoloji ve bioçeşitlilik gibi konular da şu anda son derece kozmopolitik konular.”

Remaud’nun gönüllü yalnızlık olarak tanımladığı kendi içine çekilme, yaşadığımız toplumun iplerini elimize almanın yollarından biri. Ve ancak ipler insanların elinde olursa harekete geçebilir ve toplumu değiştirebilirler.