Politik çıkmazlara rağmen müştereklik olasılıkları

 

Yale Üniversitesi Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Cinsellik Çalışmaları bölümünde yardımcı doçent olarak çalışan Evren Savcı’yı kısa İstanbul ziyaretinde Edebiyat Evi’nde konuk edebilme mutluluğu yaşadık. İlk sezon “burası her şeyin konuşulduğu bir ev olacak” diyerek başladığımız yolculukta “Queer Üzerine Konuşmalar” bölümümüzün kış sezonunun ilk konuşmacısı bitirmekte olduğu kitabı Queer in Translation: Sexual Politics under Neoliberal Islam'dan (Queer Tercüme: Neoliberal İslam Düzeninde Cinsel Politikalar) bölümlerle Evren Savcı oldu.

Queer in Translation: Sexual Politics under Neoliberal Islam, 2008-2016 döneminde Türkiye hükümetinin daha tanıdık neoliberal politikalardan, geç neoliberalizm diye de anılan daha otoriter bir güvenlik rejimiyle “İslamî” ahlak politikalarının birleştiği bir düzene geçiş sürecini cinsel özgürlük ve özellikle LGBTİ+ politikaları üzerinden okuyor. Savcı bitirmek üzere olduğu kitabında bu yeni düzenin beraberinde getirdiği politik çıkmazları ve müştereklik olasılıkları üzerine düşünüyor. Savcı’nın 2008 yılında doktora tez projesi olarak başladığı kitap, Türkiye’deki gelişmelerin de etkisiyle hem çerçevesi açısından hem de kitapta anlatılan hikâyeler açısından değişikliğe uğramış.

Evren Savcı konuşmasında kitabının ana hatlarını çizerek âdeta Edebiyat Evi’ndeki konukları için kitabının bir özetini aktarmış oldu. Henüz yayımlanmamış, üzerine uzun senelerdir çalışılan bir kitabın “önizlemesi” olarak görülebilecek konuşmada Savcı, sadece kendi çalışmalarını aktarmakla kalmadı, hep birlikte kitaba dair düşünmeye de davet etti dinleyenleri.

“Lost in translation” (Tercümede kaybolanlar) deyiminden yola çıkarak konulan “Queer in Translation” başlığı nasıl Türkçeleştirilebilirdi? Neoliberal İslam ile ne kastediliyordu? Tercümeyi bir metod olarak nasıl kullanmıştı?

Neoliberalizm ve İslam’ın “evliliği”

Neoliberal İslam’ın elbette kendisinin ortaya attığı bir terim olmadığını belirterek başladı Savcı konuşmasına. Türkiye’de neoliberalizm ve İslam’ın “evliliği”ne dair hâlihazırda var olan kaynaklardan da söz eden konuşmacımız, bu çalışmalarda genellikle AKP döneminde neoliberal politikalarla kendisini “İslamî” kabul eden bir politik duruşun nasıl birlikte yoğurulduğu üzerinde durulduğunu belirtti. Bereket, fıtrat gibi kavramların ekonomik söylemlerde nasıl zaman içinde yer bulduğu düşünülebilirdi. Özellikle büyüyen inşaat sektörü, bunun kentsel dönüşüm ve özelleştirmeyle ilişkisini anlatan İnşaat Ya Resulullah isimli derleme bunun bir örneğiydi. Bu eserlerin bazılarında cinsel politikalar kapsamına girecek kürtaj yasağı meselesi, mahremiyet ve beden, ve genellikle “kadın” kategorisinin sosyal hakları ve cinselliğine dair feminist yaklaşımlar olsa da henüz nispeten az sayıda çalışmada neoliberalizmin LGBT politikalarıyla ilişkisine, ya da normallik ve normal dışılık kategorilerini nasıl dönüştürdüğüne değiniliyor.

Evren Savcı, kendi çalışmalarını ana hatlarıyla queer kuram ve queer çalışmalar çerçevesine oturttuğunu söyledi – bu, kendisi için cinselliğin yönetiminin, ve yine cinselliğin normal/anormal, medeni/geri-kalmış gibi ikilemlerle tarihî olarak nasıl harmanlandığının sosyal ve politik analizin merkezinde olması demek. Bu alanda çalışan birisi olarak kendisi için neoliberal İslamî yönetim şeklini anlamanın gerekliliklerinden ve önemlerinden biri de daha çok ABD’de ve bir nebze de Batı Avrupa’da yaygın olan queer kuram ve queer çalışmalar çerçevelerinde gördüğü önemli bir eksik.

Bu eksikliği şöyle anlatıyor Savcı: “Kitapta da sunduğum savlardan biri queer çalışmalar için neoliberalizmin ve İslam’ın bambaşka konular varsayılması, beraberlerinde bambaşka politik ve etik duruşlar getirmesi ve bunun oluşturduğu kör noktalar. Bununla da özetle şunu kastediyorum: Özellikle queer çalışmalar ve kuram icin neoliberalizm sadece ekonomik değil politik bir rasyonel olarak bazı değerler üretiyor ve bu değerler de ister istemez ahlakî bir evrene tekabül ediyor. Buna örnek olarak bireysel sorumluluk, girişimcilik, her şeyi devletten beklemeden kendi kendine yetmenin ahlakî bir önem kazanması, piyasanın her şeye değer biçmesi, sanki bireyler eskisi gibi toplumsal cinsiyet, cinsellik, ırk/etnisite ve diğer başka kategorilerde konumlanmak zorunda kaldıkları yerler üzerinden değil de sadece üretkenlikleri, ekonomiye katkıda bulunan iyi vatandaşlar olmaları ya da olmamaları üzerinden değerlendiriliyormuş ve eski ayrımcılıklar artık tarihe karışmış mitini, özgürlük kavramının birtakım seçeneklerin varlığına indirgenmesini verebiliriz. Devletin sosyal hizmetlerinin azaldığı, her şeyin özelleştiği bu düzende, devletin devlet olarak varlığının meşruiyetini sağlayan şey de devletin polis ve askerî işlevleri oluyor. Güya herkese eşit haklar tanıyan bu sistemde ‘çuvallayanlar’ kendi kişisel hataları, tembellikleri, yetmezlikleri üzerinden gene ahlakiî olarak yargılanıyor. Queer teori ve çalışmalar LGBT hareketinin ve politikalarının da bu dönüşümlerden nasibini aldığına, eskiden sistemi kökten eleştiren radikal politikaların şimdi yerini daha çok saygıdeğer olanlar ve olmayanlar arasında ayrım yapmaya devam eden bir sistemin saygıdeğerleri arasına girme çabasına dönüştüğüne dikkat çekiyorlar. Evlilik eşitliği örneğin, bu eleştirilerden özellikle nasibini alıyor. Evlilik kurumuyla ilgili eleştirileri bir kenara bırakıp bu kurumun ve devletin kabul edilebilir damgasını vurduğu yakınlıkların, birlikteliklerin, romantik ve cinsel bağların bir parçası olmayı tercih etmek literatürde ‘homonormativite’ olarak geçiyor.”

Homo-ulusalcılık kavramı, İsrail örneği ve “Pinkwashing”

Ardından queer çalışmaların İslam’ı nasıl değerlendirdiği konusuna giriş yapan Evren Savcı, “İslam” derken tek bir İslam olmadığı, İslam ya da Müslüman olarak tek bir kelimeyle ifade edilen kavramların/yaşantıların çok daha geniş ve komplike bir yapısı olduğunu belirterek, ister istemez yapmak durumunda kaldığı indirgemeciliğe de değindi ve burada ABD ve Batı Avrupa’nın gözündeki Müslüman figüründen söz edildiğinin altını çizdi. Diğer taraftan queer kuram ve çalışmalar Islamı bambaska bir yerden değerlendiriyor. Buralardan çıkan queer kuramda İslam, genellikle bir taraftan homofobi, diğer taraftan da terörizmle suçlanan ırkçılık kurbanı göçmen azınlıklar olarak kurgulanıyor.

Örneğin, Jasbir Puar’ın ortaya attığı “homonationalism/homo-ulusalcılık” kavramına göre dünya düzeni homofobik olan ve olmayan ülkeler olarak ikiye ayrılıyor, ve bu ikilik gelişmiş/gelişmemiş, medeni/medeniyetin gerisinde kalmış gibi başka ikiliklerle örtüşüp birtakım sözde “gelişmiş” ülkelerin neo-emperyalist ve ırkçı politikalarının üstünü örtüyor. Puar buna en önemli örnek olarak İsrail'i veriyor. İsrail'in kendisini bir “gey Mekke’si” olarak konumlandırmasıyla gene kendisini Orta Doğu’nun en demokratik ülkesi olarak göstermesi arasındaki bağlantıya dikkat çeken Puar, İsrail’in Filistin topraklarındaki kolonyal varlığının ve Filistinliler’e karşı güttüğü politikaların “ama geylere çok iyi davranıyoruz” diyerek üstünün örtüldüğünü savunuyor. Yani gey dostu olmanın ırkçılığı görünmez hâle getirebildiği bir düzen.

“Pinkwashing” denilen bu politikanın Türkçedeki karşılığına dair arayışta olduğunu belirten Evren Savcı ile konuşması sonrasında yaptığımız sohbet sırasında da tam bir karşılık bulamadığımızı, iyi bir karşılık olacağını düşündüğünüz çevirileri Evren Savcı’ya iletmek için hâlâ vaktiniz olduğunu hatırlatalım.

AKP düzeninin özellikle son 10 seneki politikalarını “Neoliberal İslam” olarak değerlendirdiğini belirten Savcı, böylelikle queer kuramın eleştiri nesnesi olan neoliberalizmle kurtarma peşinde olduğu İslamı birleştiriyor. Diğer taraftan kitap çalışmasında İslamı kurtarma politikalarına yol açtığını düşündüğü “küresel/yerel, kolonyal/özgün, modern/geleneksel” gibi ikiliklere düşmemeye çalıştığını da belirtirken “İslam” diye bir soyutlamaya gittiğimizde mesela “yerel” diye bir kategoriyi de indirgemeci kullanmış olduğumuzu belirtiyor. Türkiye’de cinsel politikalar meselelerinde birden çok İslamî duruş ve bakış açısı olduğunu da vurguluyor kitabın değişik bölümlerinde.

Tercümede queerleşenler

Kitabın da başlığı olan “Queer in Translation”ın ne anlama geldiği sorusuna dönecek olursak, şu sözlerle açıklıyor bunu Savcı: “Tercümede kaybolanlar gibi tercümede queerleşenler tarzı bir anlam kastediyorum. Tercümede queerleşenlerle kastım da Türkiye LGBT politikalarının söylemine dahil olan cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, LGBT hakları veya nefret suçları gibi kavramlar. Bu kavramların Türkiye’de değişik politik söylemlere dahil olmasını anlama girişimimizde bunlar Türkiye bağlamına uyar mı, uymaz mı, yeterince yerel mi yoksa küreselleşen LGBT kültür ve politikalarının neo-kolonyal bir sonucu mu gibi sorulara kilitlenip kalmak yerine tercüme denen şeyin ve de kavramların seyahatinin zaten düz bir şekilde, şu bağlamdan bu bağlama anlam geçişinden ibaret olmadığını ve her çevirinin aslında bir parçalanma hâli oluşturduğunu, bu parçalanma hâlinden de her zaman yeni anlamlar ve çelişkiler doğduğunu düşünmeye davet ediyorum okurları. Diğer bir deyişle eleştirel çeviri kuramına dayanarak sorunlaştırmaya çalıştığım şeylerden bir tanesi de queer kuram ve çalışmalarda ne zaman ‘Batı’nın ötekileri’nden bahsedilse bir ‘dil=kültür=yerellik=anti-emperyalizm’ denklemi kurulması. Bu yüzden queer kuram ve çalışmalar “batı” addedilen bölgelerin dışına çıktığı zaman mutlaka bir özgünlük sorunu ile karşılaşıp Endonezyalı waria’nın ve Hintli hijra’nın varlıklarından ve en önemlisi Batı epistemolojilerine sundukları meydan okumalardan bahsediyor. Bence bu Batı solunda (solu burada çok geniş bir anlamda kullanıyorum) var olan bir emperyalizm karşıtlığıyla karışık bir suçluluk duygusu ve devamlı Batı epistemolojilerinin (ve hattâ ontolojilerinin) alternatiflerini arama güdüsünün sonucu yaşanan entelektüel bir çıkmaz. Yani Batılı kolonyal güçler olarak dünyayı mahvettik, moderniteyi her yere zorla dayattık (ki bence çok sorgulanması gereken bir duruş bu), şimdi de buradan çıkış, küresel emperyalizm tarafından bozulmamış bir epistemik vaha arıyoruz duruşu var.”

Türkiye’nin medeniyetler arasında bir köprü olacağı hayali

Türkiye’nin Batı ve İslam medeniyetleri arasında bir köprü olacağı teorisine de deyinen Savcı şu sözlerle devam etti konuşmasına: “İslam’ın bu alternatif arayışında özel bir rolü var, zira sık sık sanki Batı hegemonyasına ve neo-emperyalizme kafa tutan bir alternatif, radikal bir farklılıkmış muamelesi görüyor. Ahmet Davutoğlu’nun tam bu konuda bir kitabı var zamanında yazmış olduğu, bu ideolojiler 2000’lerin ortasında AKP’nin Türkiye'yi ‘Batı’ya Batı ve İslamî medeniyetler arasında bir köprü olarak pazarlamasına çok yardımcı oldu. İslam’ın alternatif arayışına cevap olmasında, belki okumuşsunuzdur, Joseph Massad’ın Desiring Arabs kitabının çok büyük etkisi oldu. Özellikle uluslararası LGBT aktivizmini Batı’nın Arap ülkelerine epistemik bir dayatması olarak gören Massad, hem uluslararası aktivist organizasyonların, hem de yerel LGBT örgütlerinin ister istemez bir homo/hetero epistemolojisi dayattığından ve (epistemik olarak) gey ve lezbiyenleri (olmadıkları birtakım yerlerde) ürettiklerinden bahsediyor. Burada ilginç olan Batı hegemonyası ve neo-emperyalizm eleştirilerinin cinsellik epistemolojileriyle birleşmesi ve aktivist örgütlerin epistemik şiddet diyebileceğimiz bir dinamiğin merkezine oturtulması. Tabii ki böyle bir argümanda bulunabilmek için Doğu ve Batı denen kavramları şeyleştirmek/maddeleştirmek, Arap dünyası gibi bir genelleme yapmak, ve Batı’nın modernite dayatmalarının merkezine de cinsel öznelliği koymak gerekiyor.”

Amacının “kolonyalizm, emperyalizm, kapitalizm ve neoliberalizm”in getirdiği iktidar dinamiklerini görmezden gelmeyip aynı zamanda bunu Doğu/Batı, küresel/yerel, modern/geleneksel gibi ikiliklere dayanmadan, bu kategorileri şeyleştirmeden yapmak olduğunu belirten Savcı, bu kültürel farklılığı indirgeyen ikiliklerin genellikle dönüp dolaşıp dile dayandığını söyledi. Bu da Savcı’nın çalışmalarının temelini oluşturan bir durumdu. Yani gey ve lezbiyen kelimelerinin kullanıma girmiş olması, ya da yerel waria, kothi, hijra ya da lubunya gibi terimlerin “kültür”de bulunması emperyalizm ya da otantik bir yerellik ifade ediyorsa zaten biz dil denen şeyi tarihsel düşünmüyoruz demektir. Klasik tercüme mantığı dil denen yapıyı doğallaştıran ve bugün dil olarak kabul edilen şeylerin tarihi dönüşümünü görünmez hâle getiren bir mantık. Halbuki bugün kullandığımız anlamıyla dillerin tarihinin ulus-devletlerin tarihiyle çakıştığını unutmamak gerek.

Savcı, ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla hangi diller kayboldu, hangi diller dil olmaktan çıkarılıp “şive” olarak görülmeye başlandı sorularıyla dinleyenleri de dillerin ve ulus-devletlerin tarihini aynı anda düşünmeye davet etti. Ulusaşırı düşünmeyen, Batı merkezci queer çalışmalar alanında böyle bir çalışma yapmak için Evren Savcı’nın öncelikle Batı’nın bakışındaki Müslüman figürünün dışına çıkması gerekmiş.

Bugün 10 yıldan fazladır İslamî bir partinin yönetimindeki çoğunluğu “Müslüman” bir ülkenin giderek muhafazakârlaşan güvenlik politikaları ve neoliberealizm esnasında LGBT politikalarından bahsedebilmek için İslam’ı ve müslümanları bugüne kadar sadece Batı emperyalizminin, ırkçılığının, göçmen düşmanlığının kurbanları olarak görmüş bir alanın neden böyle sınırları olduğunu düşünmesi gerekmiş. Kısacası tercümeyi metodoloji olarak kullanırken amacı Türkiye’de LGBT politikalarını ya da herhangi bir şeyi ‘bu bize özgün müdür, Batı etkisi midir’ gibi sorulara saplanmadan kafa yorduğumuz ve gündelik hayatımızı etkileyen meselelerden bahsedebilmeyi amaçlamış.

Queer kuramın İslam’ı tarihsel bağlamı dışında düşünme eğilimine bir müdahaleyi de Türk-İslam sentezi tarihini anlatarak yapmış Savcı. 1980 darbesinden sonra Türkiye’nin liberalleşmesi (ki bugünkü neoliberal politikaların tohumları o zaman atılıyor) ve dünya serbest piyasasına açılması süreciyle, o sırada faşist ve komünist bloklar arasında yaşanan çatışmalara bir nevi merhem olarak İslam’ın öne sürülmesi el ele giden süreçler. Türk-İslam sentezinin daha geniş küresel bağlamı da Soğuk Savaş. Amerika o dönemde İslamı komünizme karşı kullanıyor, ama diğer taraftan da İran’da yaşandığı gibi radikalleşmesini istemiyor. Türkiye’de komünizmle mücadele bağlamında yaşanan bu “İslam eşittir sosyal birliktelik” dayatması tabii ister istemez oldukça sağ bir İslam üretiyor aynı zamanda. Biz de bugün bu iki yapının belki de öngörülmeyen bir uyumla çalıştığı bir dönemi tecrübe ediyoruz.

Türkiye’nin neoliberal dünyayla paralelliği

AKP’nin 2008’den bu yana izlediği politikalarda neoliberal dünyayla paralel bazı gelişmeler var –özellikle de neoliberalizmin ürettiği sosyal güvensizliklerin (iş ve işsizlik, sağlık, emeklilik gibi konularda) ve bu güvensizliklerle birlikte katlanarak büyüyen borçlandırma politikalarının bireysel sorumlulukla harmanlanıp bu güvensizliklere güvenlik politikalarıyla cevap vermesi. Örneğin, 2008’e kadar olan dönemde Kürt açılımı, Ermeni açılımı, başörtüsü açılımı, idamın kaldırılması gibi politikalar güdülürken bugünkü politikaların tamamen güvenlik üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. Buradan cinsel politikalara gelecek olursak, LGBT etkinlikleri de mesela güvenlik sebebiyle iptal ediliyor.

Ekonomik güvensizliklerle bu polis/militarist bazlı güvenlik politikaları arasında önemli bağlar gören akademisyenlere katıldığını belirten Savcı, şu örnekle devam etti konuşmasına: “Profesör Inderpal Grewal son kitabında Amerika’nın geç dönem neoliberalizminin nasıl ‘istisnaî vatandaşlar’ ürettiğini, bu vatandaşların hem ülkeyi hem dünyayı kurtarmak gibi birtakım görevler üstlendiklerini anlatıyor. AKP’nin son döneminde de bu bireysel sorumluluk sıradan vatandaşlara ülkenin ekonomisini kurtarmak ve güvenliğini sağlamak üzere yüklenen sorumluluklar ve bu sorumluluklar yerine gelmezse kendilerine yapılan “vatan haini” muamelesi şeklini alıyor.” Yaşanan ekonomik kriz sırasında dolarlarını bozduran kişilerin bunu bir kahramanlık gibi yapması bu “istisnaî vatandaşlar”ın dolarını bozdurmayan kişilere tehditler savurması da bunun en somut ve yakın zamanlı örneklerinden.

Marjinalliğin yayılışı ve temas ihtimalleri

Ama bu düzende önemli farklılıklar da var. Bunlardan en önemlisi de Savcı’nın deyimiyle “marjinalliğin yayılması” yani neoliberal düzende eskiden toptan öteki sayılanların bazılarının saygıdeğerlik çerçevesinde daha kabul edilebilir görülmesi.

ABD ve Batı Avrupa’da bunun en iyi örneğinin evlilik eşitliği yasaları olduğunu söylemek mümkün. Evlenerek daha makûl eşcinseller olmak gibi. Türkiye’de ise bunun tam tersinin yaşandığını söylemek mümkün. Özellikle Gezi sonrası, marjinalize edilen kitlenin giderek daha da büyümesi söz konusu. Gezi’ye kadar saygıdeğer beyaz yakalı diyebileceğimiz kişilerin Gezi’yle birlikte bu saygınlığını kaybederek toptan “çapulcu” grubunun içine alındığını hatırlayabiliriz bu noktada. Eskiden kapsamı daha dar olan marjinal gruplar bir anda edepsiz, ahlâksız ya da çapulcu olarak görülmeye başlandı. Bu kırılmaların, bütün bu ekonomik, politik ve kültürel enkaza rağmen önceden tahmin edilemeyecek birliktelikler, temaslar ve dayanışma fırsatları sunduğuna değiniyor Savcı.

Bu marjinalliğin yayılması hâli bize cinsel politikaları daha geniş, daha kapsamlı düşünme fırsatı da sunuyor. Buradan kitaptaki dört temel örnekten biri olan Ahmet Yıldız cinayetine değinen Savcı, konuyu ele alış şeklini şöyle anlatıyor: “Ahmet Yıldız cinayetinin, İngiliz basınında bir ‘eşcinsel namus cinayeti’ diye adlandırıldıktan sonra nasıl Türkiye basınında da tamamen bu çerçeveden anlatıldığından, bir kere namus cinayeti adı verildikten sonra bu cinayetin tamamen Batı’nın liberal değerleri ve Doğu’nun geri kalmışlığı arasında yaşanan savaş tarzında artık karikatür seviyesinde bir hikâyeye indirgendiğinden bahsediyorum. Doğu’nun geri kalmışlığını aile içi şiddet üzerinden anlatan ve üreten bu zihniyet sanki Batı addedilen yerlerde aile şiddeti yaşanmıyormuş, bu Doğu kabul edilen coğrafyalara özgü bir patolojiymiş gibi anlatıyor bu hikâyeyi. Bu Batı-Doğu ikilisi Türkiye’nin içinde de Ahmet’in Kürt oluşuyla yeniden üretiliyor, geri kalmışlığın faturası feodal ve vahşi Kürt ailelere çıkartılıyor. Böylece neoliberal azınlık politikaları üzerinden bir Kürt gey bireyin canı alınınca dünya ayağa kalkıyor, ama o esnada ve devamında Kürtlere karşı süren savaşta alınan canlar var, aile bireylerini plastik torbalar içinde toplamaya gelenler var, bu durum uluslararası kamuoyunda aynı yankıyı yapmıyor. Ben elbette Ahmet’in hayatı önemsiz, onun yasını tutmak önemsiz demiyorum. Ama Ahmet Üsküdar’da aile şiddetine kurban gittiginde buna karşı verilen tepkiyle Ahmet Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de devlet şiddetine kurban gitseydi buna verilen tepki aynı mı olurdu sormamız gerekiyor diyorum. Ahmet’in adını duyar mıydık? O tepkiler aynı olmuyorsa neden olmuyor, kimlik politikaları insanları birey olarak algılamamızda nasıl bir rol oynuyor?”

Neoliberal azınlık politikaları dayanışma ihtimallerinin önünü nasıl tıkıyor?

Konuya bir de Ahmet Yıldız davasının tanığı Ümmühan Darama üzerinden baktığını belirten Savcı, Darama ile yaptığı görüşmelerden çıkan sonucu şöyle aktarıyor: “Ahmet’in davasına tanıklık yapan Ümmühan Darama, Ahmet öldürüldüğü esnada kendisi de yaralanıyor. Ümmühan Hanım’ın imam nikahı ile yaptığı evliliğinden bir çocuğu var, baba vefat etmiş, çocuk bir şekilde mirastan çıkarılmış, o da bu mirasın peşine düşmüş oğlu için. Saldırıya uğramış kişinin kendisi de olabileceğini düşünüyor, ama her durumda bir cinayet davasına tanıklık etmeyi bir Müslüman olarak görev kabul ediyor. Bir taraftan da aslında kendi cinselliği ve mahremiyeti devlet tarafindan kabul görmeyen bir birey kendisi de. Hem bekâr bir anne, hiç resmî evlilik yapmamış, “evlilik dışı” çocuk yapmış. Ama kendisi neoliberal bir azınlık kategorisine denk düşmediği için adalet arayışını kendi kendine yapıyor. Ahmet’in davasının sonucunda benim işyerlerime de saldıranlar bulunur mu acaba diye bir ümidi de var. Ama kendisi tanımlı bir azınlık kategorisine ait olmadığı için hâlihazırda varolan bir sosyal adalet hareketine (feminist ya da queer örneğin) dâhil olma şansı yok.”

Bu gibi hikâyelerle neoliberal azınlık politikaları ne gibi dayanışmaların ister istemez epistemolojik olarak önünü kesiyor, ve de bize sunulan kategorileri nasıl dönüştürüp, daha kapsamlı düşünebiliriz sorusunu soran Savcı, Türkiye’nin neoliberal politikaları ve İslam üzerine ufuk açıcı konuşmasını tamamladı ötekilik meselesi üzerine hep birlikte düşündüğümüz bir soru-cevap bölümü ile tamamladı.