Plasenta: Yaratıcı yırtıcılık

Asuman Susam’ın şiirlerini okumak bedensel bir deneyim. Meramını duyularla anlatan, kelimelerin anlamlarını sesler üzerinden yeniden inşa eden bir şair Susam. Şiiri duygulara olduğu kadar okurun bedenine de sesleniyor. Aynı zamanda örtünmemiş bir beden kadar yalın ve sahici. Susam, yeni kitabı Plasenta’da bu yalınlıktan belki bir katman daha eksiltiyor. Dizelerinin tenini sadece geçici – ve bedensel – bir zarla sarmalayarak, neredeyse çırılçıplak çıkıyor okurun karşısına. Susam’ı, yeni kitabı Plasenta’yı konuşmak üzere evimizde konuk ettik. Büyük beğeni toplayan Kemik İnadı’nın ardından yeni bir ses arayışını ve şiirinin evrimini sorduk. Esra Yalazan da moderatörlüğü üstlendi ve sohbeti genişletmemize yardımcı oldu.

Özellikle Dil Mağarası’ndan beri Susam’ın dille arasının iyi olduğu söylenemez. Ama eğer daha önceki şiirleri dile karşı belirgin bir şekilde ayak diriyorsa, Plasenta’da Susam adeta taarruza geçiyor. Bu anlamda da yeni derlemesini “daha radikal” bir kitap olarak tanımlıyor. “Anlamlarla değil sesten yürüdüğüm için hem dizge bozuculuk anlamında hem de anlamların yırtılıp, yıkılıp, yeniden başka anlamlar üretmesi anlamında içeri doğru konuşan bir kitap Plasenta,” diyor Susam. Kemik İnadı kadar açık bir protesto diline sahip olmasa da Plasenta’yı daha yırtıcı ve yıkıcı olarak tanımlıyor. “Kanırttığı yerler anlamında Kemik İnadı’ndan daha radikal bir sertlik taşıyan, yaranın gözüne cüretkâr bir davet var.”

Dile karşı benimsenen bu tavizsiz tavrın arkasında çok daha güçlü bir itiraz yatıyor. Zira dil modern çağın normlarının ve iktidarın zeminini oluşturmakla kalmıyor, yeni tanımlar üzerinden yeni düşüncelerin oluşmasını da engelliyor. Bu nedenle dili yıkmadan bir paradigma değişimi aramak, sistem içinden sistemi eleştirmeye çabalamaktan farksız. “Yeni insanı arıyorsak ya da modernliğini giymiş insanı soyup oradan başka bir insanı inşanın noktasına gideceksek, bunu eski dünyanın diliyle ve formuyla gerçekleştirmek mümkün değil. Formlar da dil kadar ideolojik şeyler olduğu için o formların yıkılması gerekiyor ve yeni başka inşa biçimlerini yapmak, yeniyi kurmak gerekiyor,” diyor Susam. Bu anlamda Plasenta’yı belki de “yeniyi kurma” girişiminin ilk halkası olarak görmek gerekiyor. “Diğerlerinde bir sorgulama hali içerisinde düşünsel itirazlarım belki vardı ama dizginin içinden söylenilen, homurdanılan itirazlardı bunlar. Dizgiyi, verili anlamı kırıp seslerden, verili anlamların dışında yeni anlamlarla kendime ve dünyaya bakmak istedim.”

Bedenin kayboluşu

Yeni dil arayışında ise beden bir pusula olarak çıkıyor karşımıza. Beden dili, bedenin dili, hepimizde olan ve günümüzde de giderek yok olmaya yüz tutan bir öğe değil mi? Artık birbirimizle yüzümüzü görmeden, sesimizi duymadan, elyazımızı dâhi okumadan iletişim kuruyoruz. Karşılaşmasız, dolayısıyla da yüzün sahiciliğinden yoksun bir iletişim bu. “Dijital çağ dediğimiz ve yapay zekâyla nereye gideceğini kestiremediğimiz yepyeni bir oluşumun içerisindeyiz ve bu dünyanın bize ne yapacağını hakikaten bilmiyoruz. Ben bunu yüzün kaybı olarak görüyorum. Çünkü göz göze bakarak, yüze temasla hakaret etmek zordur. Yüz yüze baktığımız, gözle karşılaştığımız yerde birine bıçak çekmek zordur. Yüz, bize bizi hatırlatan bir şeydir. ‘Öteki bendir, ben ötekidir’ meselesini hatırlatan bir şey.”

Plasenta bizi bu anlamda insanı, belki de yeniden doğmak üzere, dünyayla tanışmadan önceki varlığına ve içgüdülerine götürüyor. “Kemik İnadı’nda minik minik izlerini gördüğümüz ama Plasenta’da kavram olarak adını hep geçirdiğim kökensel ve ilksel olana gitme meselesi benim modernizme ve modern öznelerle derdimin olduğunu da gösteren bir yer. Sıkıntılıyım ve şikâyetim var bu meseleyle.”

Susam’da “ben” ve “sen” arasındaki geçirgenlik de önemli bir tema. Ve yine bu yaklaşımın temelinde biyolojik ve kökensel bir gönderme yatıyor. “Bu ortaklık aslında anne sütüne gönderme. Hepimizin eşitliği üzerinden, o barış dilini kurabilmek ya da kavrayışı geliştirebilmek meselesinde benden önce ‘sen’ diyebilmek bugün üzerine hiç düşünmediğimiz, unuttuğumuz ya da üzerine tepindiğimiz bir mesele.”

Susam, bedenin kaybolduğu bir toplumda bu özdeşliği kurmanın daha güç hale geleceği konusunda da uyarıyor. “İktidarı ve iktidarı üreten bir dili reddettiğiniz zaman, ‘ben’ ve ‘sen’ karşıtlığı değil, geçirgenliği ve geçişliliği üzerinde yüz son derece önemli. Anlam evrenimizi oluşturmamız için kurgulanmış, tasarlanmış ve bir dizgi haline getirilmiş sözlerden anlamlı bir açıklığa davet eden bir şey.” Bu bir kapışma, bir dostluk hattâ bir sevişme daveti de olabilir. Zira insan, sözlere gereksinim duymadan önce yüzüyle konuşuyor. “Yüz bir açıklık, olanak ve olasılık olarak duran bir şey. Birbirimize yüzle açılıyoruz.”

Kuramdan beslenmek

Susam’ın şiirinin bir diğer özelliği ise çok sayıda kavramsal referans barındırıyor olması. Susam, şiirin bir felsefe yapma alanı olduğunu düşündüğünü söylüyor. “Bir metinle karşılaştığım yerde felsefe beni o şiire açıyor. Ben insana da aslında o kavramlarla açılabilmenin biçimlerini bulabiliyorum.” Dünyayı yeniden anlamlandırmak için de bu kavramlardan bağımsız hareket edilemeyeceği kanısında. Bu anlamda Susam’ın düşünsel olarak etkilendiğini söylediği iki filozof, Emmanuel Levinas ve Giorgio Agamben’in izlerine şiirlerinde sık sık rastlamak mümkün. “Şiir üretme sürecinde zaten o kavramları unutuyorsun ki başka bir yerden kökleniyorsun. Ama o kavramlarla düşünmüş insanların meseleleri şiirde beni ilgilendiriyor, başkasının şiirine bakarken de ilgileniyorum bu meseleyle. Kuramdan kavramdan kaçmamayı da önemsiyorum.”

Susam bu şiir ve deneme arasındaki melezleşmeyi sevdiğini, zira yazar için yepyeni olanaklar sunduğunu söylüyor. Her ne kadar şiirlerini yalın bir üslupla kaleme alsa da anlatısını eriştiği norm dışılığın okuru zorladığının da farkında. Ama madem ki şiir bedensel bir deneyim, o zaman okuru da terletmeli. “Yazmaktan önce iyi okur olmak gibi bir arzunuz da varsa, o hayretle metinlere bakıyorsanız o teri dökmek zorundayız ve o teri dökmeyi göze alan zaten çok az insan var.” O formları aramanın ve meramını anlatmanın yazar için çok da haz duyulası olmadığını da itiraf ediyor. “Orada insanı zıvanadan çıkartan bir şey haline geliyor. Bedenle de öfkeleniyorsunuz,” diyor, gülerek.

Norm dışılık ayrıca insanları kendi kusurlarını ya da “çapaklarını” görmeye sürüklüyor aynı zamanda. Bu da Susam için kıymetli bir kazanım. “Onları sevmek, onlar üzerinden ötekine yaklaşmak gibi bir açıklık da getiriyor ve bence günümüzde yoksulluğunu yaşadığımız, toplumsal mikro ve makro faşizmler üzerinden acısını çektiğimiz her şeyle ilgili bir kaçış çizgisi, mücadele alanı ve karşı hafıza adası oluşturmak meselesi üzerinden de bir olanak okunabilir.” Dilin anlamlarının reddetmek, iktidarın dayattığı ve en nihayetinde toplumun özümsediği normlara karşı çıkmanın bir başlangıç yolu. Susam, şiir yolculuğunu Plasenta’da daha da sivrilttiği poetikasının ve sesinin açtığı yoldan sürdürmeye kararlı. “Yırtıldığı yerden daha büyük varlık yırtıklarıyla o yaban ses radikal biçimde nerelere savrulacaksa o saçılmayı, savrulmayı arzu ediyorum.”