Murat Germen

Geldik, yoktunuz!

İstanbul Edebiyat Evi’nde İlkbahar Sezonu'nun son haftalarına girerken ürkek adımlarla normalleşmeye çabaladığımız şu günlerde, ikinci sanal sergimize hoş geldiniz.

Murat Germen'in dünyanın dört bir yanında evlerimize çekildiğimiz son birkaç ayın imgelerini buluşturan sergisinin adı: Geldik, yoktunuz! (We called while you were out!) 

Murat Germen’in tüm dünyadan derlediği uluslararası pandemi tanıklıkları gerçekten etkileyici.

Covid-19 yüzünden tüm dünyada uygulanan uzun karantina, yapılı alanları, şehirleri tanınmaz hale getirdi. Sarsıcı ıssızlık görüntüleriyle karşılaştık. Sonra hayvanlar belirdi. Gelip baktılar, adeta “Nereye kayboldunuz?” dediler biz insanlara. İnsansız caddelere sahip çıktılar. Kimbilir, belki yalnızlık bile hissettiler. Tek bildiğimiz şey, varsaydığımız her şeyin altüst olduğu.

Murat Germen Kıraathane için kurguladığı sergide o altüst olma duygusunu çok güzel dile getiriyor. Yaşadığımız bu olağanüstü ve zor günlerin en ilginç deneyimlerinden birini hatırlatıyor. Salgının belki de en düşündürücü, bir yandan da en yürek ısıtıcı olayını, vahşi hayvanların şehirleri ziyaret etmesini belgeliyor. Bu çok güncel ve çarpıcı çalışmayla, sanatçıyı İstanbul Edebiyat Evi’nde bir kez daha ağırlamaktan gururlu ve mutluyuz.

Sanal galerimize buyrun...

Galeriyi aşağıdaki yönlendirmelerle gezmeye davet ediyoruz sizleri. Üç boyutlu sanal sergi mekânımızda "Enter Exhibition" (Sergiye Girin) kutusuna tıkladıktan sonra imlecinizi hareket ettirerek ve ekranın sağ alt tarafındaki oklardan yararlanarak dilediğiniz hız ve yönde ilerleyebilirsiniz; imleçle üzerine tıkladığınız resimleri daha yakından inceleyebilirsiniz. Menü ikonuna giderek sergi kataloğunu görmeniz de mümkün.

Menüdeki "Enter Full Screen" seçeneğine tıklayarak sanal galeri deneyiminizi “tam ekran” modunda sürdürmenizi ise özellikle tavsiye ediyoruz. 

Tabii, eğer bu sergiyi oklarla, imleçle uğraşmadan gezmek istiyorsanız, en baştaki "Start Guided Tour" (Rehberli Turu Başlatın) şıkkını tercih etmeniz veya herhangi bir aşamada menüdeki “Start Tour” (Turu Başlatın) seçeneğine tıklamanız yeterli. 

 

Geldik, yoktunuz!

Doğada, kırsal alanda başladı insan denilen tuhaf canlının hayatı. İlk başlarda ömrü, boyu, hevesleri, ihtirasları kısaydı. Sadece var olmak için yaşıyordu, bunun için diğer canlıları öldürmesi gerekiyordu. O sıralar din, dil, kültür, statü, makam, kariyer, vb. farklılıkları yoktu ve insanlar birbirlerinden daha üstün olduklarını ispatlamak gereksinimi duymuyorlardı. Sadece hayvanlara üstünlük taslamakla meşguldüler, içgüdüsel bir tepki olarak hayatta kalabilmek için… Erk çıkar için değil, düpedüz sağkalım için gerekliydi.

Temel içgüdü düzeyindeki bu hayat tarzı zamanla değişmeye başladı. İnsanın hayatta kalma stratejilerinin, yöntemlerinin yelpazesi genişledikçe bazı insanlar diğerlerine göre daha becerikli, akıllı, temkinli, vizyonlu, vb. olmaya başladılar. Hal böyle olunca ortaya rekabet, ihtiyacından fazla toplama, stoklama, çıkar, kâr, mülk, miras, para gibi kavramlar çıktı. Artık insanlar sadece içgüdüleri ile hareket etmemeye başladılar, çeşitli gelecek hesapları devreye girdi; kendi kontrollerinde olmayan şartlara duruş geliştirebilmek üzere “dışgüdü”lerle hareket etmeye başladılar. Göçebe hallerden çok yerleşik haller tercih edilmeye başlandı. Çıkar iyice zirve yaptığından çeşitli gruplaşmalar oluşmaya başladı. Aşiretler, derebeylikleri; mahalleler, köyler, kasabalar kurulmaya başlandı. Organizasyon ve örgütlenmeyle işin ölçeği büyüdü; toplumlar, halklar, devletler, sınırlar, ekonomiler oluşmaya başladı ve bunlar farklı din, dil, gelenek, vb. benimseyerek kendi kültürlerini şekillendirmeye başladılar. Tüm bu içsel ve dışsal rekabetin yeni bir yerleşim birimi vardı artık: Şehir! Bunlar da iyice büyümeye başlayınca metropolis, megalopolis gibi “daha büyük şehir”ler ortaya çıktı. Latince kökenli dillerde uygarlık kelimesinin kökü olarak şehir mefhumu kullanıldı: ‘Civil’ization!

Şehirler insanın doğal elementlerden imal ettiği beton, taş, cam, tuğla gibi katı, sert malzemelerden oluştular ve gelip bitki, su, hava, toprak gibi mülayim bileşenlerden oluşan doğanın üstüne tepeden düşme yerleştiler. Öyle kesif, öyle yoğun, öyle zor yerlere dönüştüler ki bunun altından kalkma bahanesiyle bilgisayar algoritmaları, yazılımlar, matematiksel modeller devreye sokuldu. Diğer deyişle “akıllı şehir” kavramı dikte edildi, hem de öyle allandıra ballandıra ki; büyük heyecanla benimsedik ve övdük. Teknolojiler akıllandıkça bizim eblehleştiğimizi; şehirler akıllı teknolojilerle donatıldıkça bizi daha bağımlı hale getirdiklerini, her anımızı gözetlediklerini, davranış biçimlerimizi anlamak ve sonrasında yönlendirebilmek üzere veri topladıklarını akıl edemedik. Fikir, kavram, idare gibi soyut kavramlar ön plana çıkarıldı ve zanaat, beceri, işçilik gibi somut olgular “hamaliye” gibi gösterilip değersizleştirildi. Yüksek eğitim kurumları bu değersizleştirme sürecinde başrol oynadı. Diğer yandan, şehirde işlerimizi hep başkaları hallettiği için gittikçe beceriksizleştik; bunun farkında olarak ya da olmayarak bu durumdan bir rahatsızlık duyduğumuzdan toplumdaki yerimizi sağlama alabilmek için beceri yerine kibir sergilemeye başladık. Bu kibir, yerküre üzerindeki her şeyi ticari bir metaa olarak sahiplenecek kadar yükseldi; elimizdeki her şeyi aslında yerküreden ödünç aldığımızı unuttuk… Medeniyet şehirlerde başladı ise şayet, şehirlerde sona erecek gibi görünüyor!

Akabinde COVID-19 küresel salgını başladı ve yukarıda özetlemeye çalıştığım süreç bir muammaya dönüştü. Küçücük bir virüs yüzünden, ortalığı kasıp kavuran insanın kibri yerini endişeye bıraktı. Hayvanlardaki “biz bunların yaşadığı yerlere gidersek sağ kalır mıyız?” endişesi ise yerini özgüvene bıraktı ve hayvanlar insanların boş bıraktığı şehirlere inmeye, yani eskiden yaşadıkları habitatlarına dönmeye başladılar. Bizler, evlerimizde kapalı kalmışken, akıllı şehirlerin bize sağladığı hizmetlerden faydalanmak yerine ekmek pişirmek, balkon tarımı yapmak gibi etkinliklerle kendimize yetmeyi hatırlar iken; hayvanat bahçesi zulmü tersine döndü: Dışarıdaki hayvanlar içerde kapana kısılmış insanlara bakar hale geldiler…

Doğayı katlediyoruz diyoruz; bu ne şişinme! Halbuki biz biteceğiz, hatta neredeyse bitmişiz; doğa ise doğasına uygun olarak ilanihaye devam edecek. Bu salgın bence çok iyi oldu; yaşadığımız hayattan şüphe edip, yaşamamız gereken hayatın zeminini belki oluşturabilecek sorgulamalara girdik. Muamma iyidir, bildiğinden beslenerek ezbere davranamazsın, yeni tepkiler geliştirmen gerekir…

Murat Germen, 24 Mayıs 2020.

Not: Sergi görselleri, sanatçının, Facebook Messenger kanalıyla bir sosyal medya arkadaşından teslim aldığı, küresel ölçekte çeşitli haber kanallarından toplanmış görüntülerin derlendiği çok düşük çözünürlüklü ve bulanık bir videodan ekran görüntüsü almasıyla oluşturulmuştur. Özellikle dijital imge çağında sanatçıların eskiye nazaran daha sıklıkla kullandığı “buluntu imge / found image” formatının tercih edilmesi, sanatçıda müthiş heyecan yaratan görüntülerin sanatçı tarafından farklı ülkelerde üretilemeyeceği olgusundan yola çıkarak tercih edilmiştir. Teslim alınan videodaki çeşitli kadrajlarda televizyon kanalı logoları olmadığı için, videoların hangi kanallardan servis edildiği bilgisi ne yazık ki mevcut değildir.

 

We called while you were out!

The life of that peculiar creature called man began in nature, it began in the rural space. Initially his/her/its life, stature, ambitions and desires were contained. He lived just to exist and to this end he was forced to kill other living things. At the time there were no differences of religion, language, culture, status, rank, career, etc. and people did not feel the need to prove their superiority over one another. They were too busy asserting supremacy over animals as an instinctive reaction in the struggle to remain alive... There was no necessity to acquire power or advantage, but simply the one to survive.

As time passed, a way of life that remained on the level of basic instinct began to change. With the expansion of the range of man’s strategies and methods to stay alive, some people became more skilled, smart, prudent, visionary and so on, in comparison to others. Thus, concepts began to emerge such as competition, taking more than one needs, stockpiling, interest, profit, property, inheritance, money. People began to act without having to rely only on instinct, various calculations about the future came into play; they began to act on “outstincts” and to develop attitudes towards circumstances beyond their own control. Sedentary conditions began to be favoured over nomadic conditions. At the peak of self-interest, factions began to form. Tribes and fiefdoms, neighborhoods, villages, and towns began to sprout. Through organization, the scale of operation grew larger; societies, peoples, states, borders, economies began to form and these began to shape their own cultures by embracing different religions, languages and traditions. All this internal and external competition acquired a new dwelling unit: the City! And when the cities too became rather too large, “even bigger cities” such as metropolises or megapolises emerged. In Romance languages, the notion of city (civitas) was used as the root of the word civilization.

The cities were formed of solid and hard materials manufactured by man from natural elements like concrete, stone, glass, brick and piled on top of gentle components like plant, water, air, and earth. They became such crowded, dense and difficult places that, on the pretext of overcoming all this, computer algorithms, software, mathematical models were put into place. In other words, the concept of the “smart city” was articulated, and became the object of such praise that we eagerly embraced it. We couldn’t conceive that as technologies grow smarter we would get dumber; as cities become embellished with smarter technologies we would become more addicted, and that our every movement would be watched, our data collected to understand our patterns of behaviour to direct us. Abstract concepts such as “idea,” “concept,’ “management” became prominent and tangible concepts such as craftsmanship, skill, labour were seen as workaday and trivialized. Institutions of higher education played a lead role in this process of trivialization. On the other hand, we became more inept because in cities there were always others to do our work for us. To ensure our position in society we began to show conceit rather than skill because, whether we were aware of it or not, we were uncomfortable with the situation we found ourselves in.

This conceit grew to such an extent that it began to lay claim to everything across the globe as if everything were commercial commodities; we forgot that all we had in our hands was borrowed from the earth itself. If civilization began in cities, then it looks like that is also where it will reach its end!

Following from this, the COVID-19 pandemic broke out and the process I attempted to summarize above, was transformed into an enigma. Because of a tiny virus, that ravaging human conceit turned into worry. The animals’ worry, “will we stay alive if we go to those places where they live?” was replaced with confidence; animals began to come down to the cities left empty by humans, they began to return to the habitats in which they once resided. Instead of taking advantage of the services provided by our smart cities, we were locked down in our homes, remembering self-sufficiency through activities like making bread or balcony farming; the cruelty of zoos was reversed: The animals outside became the ones looking at the people trapped inside...

We say we’re massacring nature. What pomposity! Rather it is us who will meet our end. In fact we are almost through while nature will carry on eternally as nature intended. I think it is good that this outbreak happened; having second thoughts about the lives we lead, we began the questionings that may prepare the ground for the life we are supposed to be living. Ambiguity is good, you can no longer feed off what you know and act by rote. You have to come up with new reactions...

Murat Germen, 24 May 2020. (Translated by Melek Hamer from the English)

Note: The visuals in the exhibition were created of the screenshots that the artist took from a low resolution and blurry video compilation consisting of footage aired on various global news channels, sent to him by a social media friend on Facebook Messenger. The “found image” format, that artists have been preferring to use especially in the age of digital imagery more often than in the past, was chosen by the artist due to the fact that the images, which stirred a tremendous excitement in the artist, could not have been produced by the artist himself in all those different countries. Unfortunately, since in the video received the logos of the TV channels were not visible in the various frames, the information on the channels in which the footages aired is unavailable.

Murat Germen: Fotoğrafı bir ifade / araştırma aracı olarak kullanan, İstanbul ile Londra’da yaşayan ve çalışan, 1965 doğumlu bir sanatçı, eğitimci ve arşivci. Fulbright bursuyla gittiği Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) mimarlık yüksek lisans derecesini Amerikan Mimarlar Birliği Altın Madalyası ile aldı. Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde fotoğraf, sanat ve yeni medya dersleri veriyor. Eserleri aşırı kentleşme ve soylulaştırmanın etkileri, mülkiyet / mülksüzleştirme, emperyalizmin yeni biçim, aygıt ve yöntemleri, katılımcı vatandaşlık, kent hakları, yerel kültürlerin sürdürülebilirliği, insanın doğada neden olduğu tahribat, iklim değişikliği, su hakları gibi konulara odaklanıyor.