Edebiyatın mutlak özgürlüğü: Hisham Matar evimizdeydi!

Yazmak dendiği zaman Pulitzer ödüllü Hisham Matar’ın dudaklarından dökülen ilk kelime tevazu. Ülkesinden sürgün edilen, otoriter rejimin zulmü sonucu hayatı tepetaklak olan bir yazar olarak Matar’ın edebiyata yaklaşımı yalın. Yalnızca “hür ve umutsuzluğa kapılmayan” zihinlerin yazabileceğine inanıyor. “Diktatörlerin edebiyata kuşkuyla bakmalarının bir tesadüf olmadığını düşünüyorum,” diyor Matar.

İstanbul Edebiyat Evi’nin üçüncü yatılı misafiri olarak binamızda kalırken yaptığı konuşmalarda, babasının Kaddafi rejimi tarafından zorla kaybedilmesinin hayata bakış açısını ve günlük yaşantısını ne denli sarstığını, kitaplarına ne kadar derinden nüfuz ettiğini gizlemiyor. Ancak Matar, baskı ve zulmü tecrübe etmesine rağmen politik mesaj kaygısının yazarlığına hükmetmesine izin vermediğini söylüyor. Bilakis, ona göre edebiyatın diktatörlükleri ürküten yanı, bir yazarın en kuşatılmış toplumda bile bir özgürlük alanı yaratabilme hünerine sahip olması. “Onları rahatsız eden, bir yere bağlı olmayan ve dört bir yana uçan bir zihin görmeleri.” Edebiyatın naçizane aykırılığı da belki bu: Bağımsızlığı ve etki altında kalmaya çok fazla tahammülü olmaması.

2006’da yayımlanan ilk kitabı Erkekler Diyarı (In the Country of Men) ile Man Booker Ödüllerine aday gösterilen Matar, 2011’de Bir Kayboluşun Anatomisi (Anatomy of a Disappearence) romanıyla da edebiyat çevrelerinde beğeni toplamıştı. Libya’ya 33 yıl sonra geri dönüşünü anlattığı ve çok yakında Türkçe olarak da raflarda yerini bulacak olan güncesi Dönüş (The Return) 2017’de biyografi dalında Pulitzer Ödülü’ne layık görülmüştü.

Matar, Edebiyat Evi’nde önce Edward Said ve Joseph Conrad’ın eserlerinden ve hayat hikâyelerinden yola çıkarak dil, kültür, aidiyet, yurtsuzluk gibi konular üzerine bir konuşma gerçekleştirdi. İkinci buluşmada yazarın neden yarattığı, sanatsal gayesi ve topluma karşı sorumlulukların neler olduğu gibi edebiyatın belki de en kökleşmiş ama güncelliğini asla yitirmeyen soruları Türkiye’den meslektaşları ve akademisyenlerin de katıldığı bir toplantıda masa etrafında cevap aradı. Son etkinlikte ise kitapları, ardındaki kayboluş hikâyeleri, aile ve şiddet gibi konular üzerine bir sohbete katıldı.

Yazmak anlamını yitirir mi?

Şayet yazmak tevazu gerektiriyorsa, dünyadaki siyasi iklim ve çatışmalar karşısında kelimeler kifayetsiz kalabiliyor. Tevazu yerini çaresizliğe bırakabiliyor, dört bir yana uçan zihnin kanatları kırılabiliyor. İşte o an kimilerinin gözünde yazmak anlamını yitirebiliyor. Matar, ABD’nin Arkansas eyaletinde yaptığı bir okuma sırasında tanıştığı Suriyeli bir kadın şairin hafızasına kazınan şu sorusunu – belki de feryadını – aktarıyor: “Bu kadar savaş ve yıkımların yaşandığı bu günlerde edebiyat ne yapabilir?” Yaşadığı diyalogu ve kendisine düşündürdüklerini London Review of Books için yazdığı bir makalede içtenlikle ele alan Matar, soruya cevap vermeye kalkışınca ağzından “yapmalı”, “etmeli” gibi emir ve buyurma kiplerinin çıktığını farkına varıyor.

Aslında Matar’ın anlatmak istediği, edebiyatın siyasetle hiç ilişkili olmadığı ya da her şeyin siyaset olduğu gibi iki uç görüşten birini benimsemek yerine arada kalan seçeneği kucaklamaya çabalamak gerektiğidir. Anlatmadığı ve bu yüzden de uykusunu kaçıran ise şudur: “Ona Libya’daki devrim sırasında ne kadar çok kez kalemimi bırakıp elime silah almayı arzuladığımı söylemedim. Ona yazı yazmanın sadece bunu bir silah olarak kullanmayı bıraktığınızda bir etkisi olduğunu söylemedim. Ne zaman onu bir başka amaca bükmeye çalışsam, kendimi hep ihanet ediyormuş gibi hissettiğimi… Keşke bunu ona söyleseydim. Keşke yazmanın özgürlüğünden taviz vermediğini ve doğası gereği, aşırı derecede basite indirgemelere ve tiranlığa karşı olduğunu söyleseydim (…).”

Edebiyatın önemine dair çok daha kişisel bir anısını da paylaşıyor Matar. Libya’da Kaddafi rejimi karşıtı bir muhalif olan babasının 1990’da 52 yaşında kaçırılmasını ardından cezaevinden ailesine gönderdiği ilk mektuptaki sözlerinin oynadığı belirleyici rolden bahsediyor. “Babam edebiyata çok düşkündü ve yazardı. Asla benim edebiyata karşı duyarlılığıma karşı çıkmadı. Benim de siyasetle ilgilenmemi hiç istemedi,” diyor Matar. Sözünü ettiği mektupta babası önce, kayda geçmesini istercesine nasıl kaçırıldığını tüm ayrıntılarıyla anlatmış, ardından da sırasıyla önce annesine, sonra ağabeyine ve son olarak ona doğrudan birkaç cümle ayırmış. “Cezaevine girdiğinde belki değişmiş olabileceğini düşündüm. (Mektupta) son sıradaydım çünkü ailenin en küçüğüyüm. Sıra bana geldiğinde okumak istediğimden emin değildim. Bana şu soruyu soruyordu: ‘Hâlâ şiir yazıyor musun?’ Bir sonraki cümlenin ‘Umarım bu çocuksu uğraşları bırakmışındır’ gibi o anda etkisi altında kalabileceğim bir cümle olmasından korkuyordum,” diye devam ediyor. Bir insanın babası kaybolduğunda bir insanın gözünde yazı yazmanın değersizleşebileceğinden korkuyor Matar, ama tam tersi oluyor. “Ve şöyle diyordu: ‘Umarım yazıyorsundur’.” 1995 yılına kadar haber alabildiği babası için şiir tutsaklık günlerinde çok önem kazanıyor. O kadar ki aynı cezaevinde başka hücrelerde kalan eski tutuklular Matar’a, babasını gece okuduğu şiirlerden tanıdıklarını anlatıyorlar…

Beklenti ve özgürlük

Siyasetin büyük bir yer tuttuğu evde büyüdüğü için Matar siyasete aşina. Ama kendini yalnızca yazar kimliğiyle tanımlıyor. “Yaşadığım toplumun bir sorunu olduğunu düşünüyorum: Eğer yazarsan, o zaman soru ne için yazdığın. Sadece yazar olmak yeterli değil. Soru, bununla ne yapmayı amaçladığın.” Matar da siyaset yapan kişilerle benzer konulara ilgi duyuyor. Ama daha farklı bir açıdan bakıyor. “Siyasetle ilgilenenlerin önüne bir engel koyduğunda onların ilk düşündüğü şey bu engelin nasıl üstünden atlayacakları, yıkacakları ya da içinde bir delik açacaklar: Yani engeli aşmanın en kolay ve etkili yolunun ne olduğu. Oysa benim için soru tamamen farklı: Engel ne istiyor? Neden orada bir engel var?”

Matar kitaplarında son derece politik bir ortam içinde geçen hikâyeler anlatıyor. Kayboluş, arayış, otoriter bir rejimin altında zulmün insanları değiştirmesi gibi aslında çok kişisel meseleleri var. Ama hikâyeleri siyasî bir mesaj ya da görüş vermekten hep uzak duruyor. Asla ideolojik bir renge bürünmüyor, ya da bir ahlâk manifestosuna dönüşmüyor. Sanki Matar özenle hikâyesinin kırılganlığını politik doğruculuktan koruyor. Karakterlerinin duygu dünyasının karmaşıklığından doğan estetiği öfkeli ve aşırı ahlâkçı kalın fırça darbeleriyle bozmaktan kaçınıyor. Zaman zaman ülkesinin siyasî geçmişiyle kesişse de hikâye bambaşka bir seyir izliyor. Tabii bunu yapmak her zaman kolay olmamış. Matar, metne ve hikâyeye sadakatin bilinçli bir tercih ve çaba olduğunun altını çiziyor.

İlk kitabı Erkekler Diyarında’yı yazarken Matar kendisini etki altında bırakmak isteyen iç seslerle zaman zaman fiziksele varan bir mücadele verdiğini anımsıyor. “Çok küçük bir bahçe kulübesinde yazıyordum. ‘Yaz’ ya da ‘Hayır, buna dokunursan başın belâya gelecek’ diyen sesler vardı. Âdeta kafamda konuşan insanları tek tek tutup kulübenin dışarısına çıkarıyordum.” Matar’a göre yazarlar okuyucunun ve toplumun beklentilerini içselleştirmek yerine mutlak özgürlük alanına geri dönmelidir. “Çoğumuz aslında bu mutlak özgürlük alanını istemiyoruz,” diye de ekliyor. “Çünkü bu son derece aktif bir alandır ve omuzlarınıza birçok sorumluluk yükler.”

Matar, bir kitabın amacının önceden belirlenmesinin yazma sürecine olumsuz etki ettiği kanaatinde. Hattâ kitabın, yazar temenni ettiği amaca hizmet etmek için özel bir çaba göstermediği zaman istenilen amaca ulaşma şansı olabileceğini düşünüyor. Roma İmparatoru Augustus tarafından Karadeniz kıyılarına sürgün edilen Ovid’in Tristia adlı şiir kitabından örnek veriyor. Ovid, girişte kitabına hitap ederek ona yasaklandığı kente gittiğinde “gerektiği kadarını söylemesini” ve “neden cezalandırıldığını hatırlatmamasını” öğütler. “Bu şiir bazen bir yazarın kitabını kendi tutkularından bile kurtarması gerektiğini gösterir bize. Kitap egemendir. Ona çıkarlarıma hizmet etmesini buyuramam,” diyor Matar. Peki, ya kitapta bir konuda bir söz söylemek için karşı konulamaz bir isteğiniz varsa ve takıldıysanız? “O zaman iyi bir uyku uyuyun, hafif bir kahvaltı yapın ve güzel bir kahve için. Masanızı toplayın, oturun ve işinizi dürüstçe yapmaya çalışın. Dürüstlük burada kitaba hizmet etmek demek. Yapılması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum.”

Matar için vazgeçilmeyecek tek şey ise umut ve iyimserlik. Çünkü ona göre yazmak, bir başkasıyla bir bağ kurabilmeye inanmak anlamına geliyor. Bu da başlı başına umutlu bir inanç. Tuhaf bir çelişkisi. “Yazmanın paradoksu da bu: Ne kadar yalnız yapılan bir iş olursa olsun, aslında müşterek bir eylemdir.” Benzer şekilde, yazmak doğası gereği iyimser bir eylem. “Yaptığınız sanatın amacı anlamını yitirdiği anlar, sanatınızla bağ kurmanın için fırsatıdır da. Oturup iyi bir cümle kurmanın ve sonraki cümlenin ne olması gerektiğini düşünmenin hiçbir faydası olmadığını sayısız kez hissettim. Ama bu, yazmadığım zaman düşündüklerim. O cümleyi yazdığım zaman ise kendimi hayatta hissediyorum. O anlarda, tek yapmak istediğim şey yazmak.”

Kayboluşla değişen hayatlar

Matar’ın kitapları kişisel hikâyesini anlatmaktan ziyade yaşadıklarının ışığında insan deneyimine dair daha genel sorulara odaklanıyor. Bunlardan en önemlisi hafıza ile zaman arasındaki ilişki. Bir diğeri ise kayboluş. Matar’ın iki romanında da kaçırılan bir baba var. Özellikle ikinci kitabı, Bir Kayboluşun Anatomisi, zorla kaybedilen ve akıbeti bilinmeyen bir yakını olma duygusu üzerine yoğunlaşıyor. Matar’ın babasından en son 1995’te haber alınmış. Babası o dönemde beş yıldır cezaevindeymiş. Yine de özgürlüğünden mahrum olmasına rağmen akıbetinin bilinmemesi çok farklı bir tecrübe yaşatmış.

“Sevdiğim ve iyi tanıdığım insanların ölümünü tecrübe emiştim. Korkunçtu ama bir sonu vardı. Birisi kaybolduğunda ise o kişinin tam da bu anda var olmaya devam ettiği duygusu çok canlıdır. Her şeyi nasıl deneyimlediğinizi değiştirir, nasıl yediğinizi, nasıl yıkandığınızı... İnsanlarla, çevreyle, doğayla ilişkinizi değiştir. Küçük, ama sürekli bir değişimdir,” diyor Matar. Bir insanı kaybetmenin iktidar açısından öldürmekten daha meşakkatli olduğunda da değiniyor. Ama bir o kadar da etkili. “Birisini kaybetmek, dışarıda kalan insanların zihnini ve hayal gücünü rehin almanın çok iyi bir yolu. En büyük çelişki şudur: En yakınımdaki biri kaybolmuş olsa da ben güzel bir çay içip, güzel bir kitap okuyabiliyorum. Bu da tüm dünyada yakını kaybedilen insanların sürekli başa çıkmaları gereken bir şey. Bu korkunç tecrübe sayesinde bir şey öğrendiğimi hissettim ve özellikle de bu kitapta öğrendiğim şey üzerinden bir şey üretmeye çalıştım.”

Çok yakında Türkiye’de de okurlarla buluşacak olan hatıratı Dönüş ise kaybolan babasının izinde ülkesine geri dönerek yıllarca uzak kaldığı ülke ve insanlarla yeniden bağ kurmasını anlatıyor. Diğer kitaplarda da var olan birbirini yeniden tanıma teması bu kez ağır basıyor.

“Kaybolma ve dönüş her zaman tanıma ve tanınma unsurunu içerir. Kaybettiğim kişiyi bulduğumda beni tanıyacak mı? Onları bulduğumda ben onları tanıyacak mıyım? Bu insan ilişkilerine dair çok ilginç bir nokta,” diyor Matar ve Dönüş kitabında aktardığı amcası Hamed’in mahkemeye çıkarıldığı güne dair anısını paylaşıyor. Ailesi de onu 11 sene sonra ilk kez o duruşma günü görmüş. Mağrip ülkelerinin birçoğunda olduğu üzere sanıklara ayrılan kafes gibi bir bölmede ayakta bekliyormuş mahkemesini. Yanında da birlikte mahpus yattığı arkadaşı varmış. Arkadaşı duygulanınca öksürük nöbetleri geçirirmiş. Seyircilere ayrılan tarafta ise kim olduklarını seçmenin mümkün olmadığı bir kalabalık. “Amcam demiş ki: şu gelenlere bak, tanıyabilecekleri düşünüyorlar bizleri. Arkadaşı da ‘tabii ki, insanlar amcasını, babasını tanır’ demiş. Yedi saattir ayaktaymışlar ve muhtemelen çok sıkılmışlar. Amcamın da ailesinin salonda olduğuna dair hiçbir fikri yok. 12 yaşındaki bir çocuğu göstermiş ve sormuş: ‘Bu oğlanı görüyor musun? Bahse girerim babasının kim olduğunu bilmiyor ve kimseyi tanımayacak’. Diğeri de ‘tamam’ demiş.”

Matar’ın amcası çocuğa işaret yaparak yanına çağırmış. 12 yaşında ve nerede olduğunun pek de farkında olmayan çocuk kafese doğru gelmiş. Matar, çocukla amcası arasındaki diyalogu şöyle anlatıyor: “Hamit amca soruyor: ‘Evladım, söyle bakalım kimi görmeye geldin.’ ‘Babamı görmeye geldim,’ diyor çocuk. ‘Peki, baban kim?” diye sormuş amcam. Çocuk da demiş: ‘Hamid Mahfur.’ Duygulanan arkadaşı bunu duyunca bu sefer öksürmekle kalmamış, bayılıp yere düşmüş. Amcam da bir yandan duygulanıyor, bir yandan yerdeki arkadaşını ayıltmaya çalışıyor. O arada oğluna dönüp şunu söylüyor: ‘Ahmet, bana duyduğun en son fıkrayı anlat…’”

Matar, kendi deneyimine dayanarak zulmün amacının sadece hayal gücünü değil, insanların kalbini de daraltmak olduğunu söylüyor. Karşısında ise dayanışma, mesela bambaşka bir ülkede benzer bir olay yaşamış bir insanla aynı duyguları paylaşıyor olmak bir direnç oluşturuyor. “Ancak bu dayanışma anları gibi anlar hayal gücünüzü ve kalbinizi genişletir, bambaşka ülkelerde insanlarla bir kardeşlik hissedebilirsiniz.”

Belki de yazmaya çok ulvî anlamlar yüklememek gerekiyor ve yazar emeğinin alâmet-i farikası hayal gücünü kısıtlayan her şeyden arınmakta yatıyor. “Yazmaya biçilen zorunlulukların veya davetlerin, ne kadar asil veya iyi niyetli olsalar da yaratıcılığı azaltabileceklerini düşünüyorum. Hayal gücüne müdahale edebilecekleri kanaatindeyim,” diyor Matar. John Clare’in şairler hakkındaki şu sözünü hatırlatıyor: “Şairler doğayı severler ve kendileri de sevgidir.” Yazarla eseri arasında çok daha alçakgönüllü ve samimi bir ilişki bu. Aralarındaki sınırları, birbirlerinin aracı olma önkoşulunu kaldıran, özne ile eylem arasında özdeşlik kuran, yapay olmayan, tabii bir ilişki. Matar iddialı manifestolarla değil, yazma ânına verdiği kıymet ve duyduğu içten sevgi ile hayatımıza dokunuyor. O hâlde umudu kâğıda dökülmeyen cümlelerde değil, kalemin veya klavye darbelerinin sesinde aramak yeterli.